19 Kasım 2016

Yasujiro Ozu — Tokyo Monogatari

Yasujiro Ozu, tüm zamanlarımın büyük ustasıdır.

Wim Wenders


Yakınlık ve uzaklık. İnsan kendi göreceliğinde bu kavramlar üzerinden ilişkilerini geliştirirken bir noktadadır. Noktanın ehemmiyetiyle satır aralarını doldurur. Modern toplumun içinde sadece kendi benliğinin yansımalarını bulmaya çalışır ve bu olurken de kişi kendine ait olan sistemin içinde bulanıklarını yok eder, puslu manzaralardan öteye uzanır, en derine, en güzeline, en sevdiğine. İnsan sevgiyledir zira, erdemledir ve de kendi ahlâkî şablonu içerisindeki parametreleri bu çerçeveye göre olumlama ve olgunlaştırma eylemleri içinde şekillendirir.

İnsanın hayatında her zaman bir meşgale vardır. Tüm bu meşgaleler hayat ilerledikçe öyle bir hâl alır ki bunun yerinin bir zaman sonra hayal kırıkları alır. Körleşme ne kadar derinse, sancısı o kadar fazladır. Ozu'nun nakışladığı bir insanlık, kendi içimizdekine bir yöneliş, Noriko'nun hissiyatı. Ozu'nun Tokyo'su, metropolitan yaşantılar içerisinde saflığını yitirmeyen, kendini olgunlaştıran, öz hâlinin etrafında dolaşan insanın çizgisini tasvir eder, ağır ağır, sindire sindire. Gösterişe kaçmaz. Düz çizgiler, statik durumlar, alçalan kamera ve de kompozisyon derinliğiyle Tokyo'sunu diri tutar. Aile kavramını dünyaya açar, gösterir, ağırdan. Zıtlıkları birlikte tutar. Kalbimize bir merdiven uzatır. Taşranın yüceliğini ortaya koyar. Giderek kirlenen metropol vicdanlarına sessizce bağırır. Siyah beyaz her yer. Mesafelerin bir manası yok Ozu'da.

Yaşlı çiftin yüzlerindeki çizgiler bu hayatın yorgunluğu. İnsanın sade betimlemesi, küçük detaylardan hareketle anekdotların içlerinin dolduruluşu Yasujiro Ozu'nun ustalığından sadece küçük yansımalardır filmde. Evlatlarını ziyarete gider anne baba, torunlarını sever, ama hayat öyledir ki herkesin türlü koşuşturması vardır. Evlatları hayatın meşgalesi içinde kendileriyle ilgilenirken anne babadan ilgi alakayı keserler, kendilerine ayırdıkları vakitleri onlara pek ayırmazlar. Bu durum herkesin içine işler. Ozu'nun bu yönü, klasik Japon örgüsü değil, evrensel değerler taşır. Aile kavramı yeryüzünün neresinde olursa olsun, farklılık gösterse de, değişmez, birdir. Çocuklar büyür, evlatlar evlenir, evden ayrılır. Yaşlılar ölür. Yasujiro Ozu ve Kogo Noda, Tokyo monogatari'yi bir hüzün anatomisi değil, vicdan manifestosu yapar.

Bizi en çok Noriko'nun o katlanılmaz yalnızlığı rahatsız eder. Noriko, yaşlı ebeveynlerin savaşta yiten oğullarının eşidir, yalnızdır Noriko. Ama sevgisi bütünseldir. Yaşlı çifte, kendi evlatlarının göstermediği sevgiyi verir, ilgilenir. Noriko'ya üzülüşümüz, kan bağı olanlardan daha fazla. Sıyrılan, kendi içinde yükselen, Tokyo monogatari'nin protagonistidir Noriko. Ozu, kuvvetlerin ayrılığını, insanın ilişkilerini içsel düzlemde verirken güzel olan vurgu yapar. Bunu yaparken şehirlerin o muhteşem hayatına hicivlerini yerleştirir. Taşra, insanın hissiyatını beslerken, metropol insanı hırsla kamçılar, zincirler. Sevginin, acının içinden doğuşu ayrı bir güzellik katar. Noriko bu yüzden evlenmez, reddeder evliliği, bakışları hep öne düşer, kocası savaşta yitse de kalbinde yitmemiştir. Ozu, bu noktada mesafe altyapısı hazırlar. Yaşlı çifte sevgi ve alaka yakından değil, en uzaktan gelir. Benzer bir şekilde Noriko'nun yiten eşi uzakta değil, yakındadır. Hissiyatın yakınlığı ve uzaklığının başlangıç noktasıdır aslolan. Noriko'nun kalbi gibi olan kaç tane körleşmemiş kalp var? İnsan, hayalin kırıklığını yaşadığı an gözünden bir yaş gelir, anne baba evlatlarının ardından hep düşünür, bir saat kalır belki geriye onlardan, baktıkça o canlanır. Yaşam ve ölüm. İkisi de birbiriyle savaşıyor. Yer ve zaman tanımıyor. Tokyo, Noriko'yu çoktan sindirmiş durumda.




Ozu'nun insana bakış açısında sadeliğin en temel unsur olduğu söylenebilir. Filmde karmaşık bir düzen yoktur. Nizama uyan bir diziliş vardır. Kalbe doğru yaklaşımlar, naifliğin çekiciliğidir Tokyo monogatari'yi anekdotların içinde büyüten. Evlatlar bize hayatın o çirkin yönünü gösterse de Noriko diğer yönünü, güçlü olanı gösterir. Zaferi iyiyle verir Ozu. Dünyayı iyinin ve eksik olanın zaferiyle tamamlar. Vicdanın sorgulanması, hayatın getirdikleriyle yaşlılığın gençlerin hissiyatına ne derece etki ettiği aşikardır. Gün gelince herkes veda eder, ayrılır, kimi toprağa karışır, kimi uzak diyarlara göçer. Değişmeyen, bu ayrılığın daimiliği. Sürekli olarak bir ayrılış, bir son ve bir gözyaşı. Ozu, suskun.

Tokyo monogatari'de 1950’lerdeki Japon ataerkil aile yapısına bakış açısıyla iletişim-iletişimsizlik, yabancılaşma, bağların kopukluğu gibi güncel sorunlara ulaşmak mümkündür. Doğu toplumlarındaki ataerkil yapı Ozu'nun gerçekçi manasıyla yoğrulur. Düzen, erkeğe neredeyse bir otokontrol sağlamakta, ev yapısının içinde çalışan ve de dolayısıyla eve para getiren erkeğe bir saygınlık kazandırmaktadır. Bu durum evde yaşayan yaşlı ebeveynler için de geçerlidir. Gelenekçi Japon aile kavramının, salt modernizmin getirdiği parçalanmışlık ile değil, bireyselleşmenin de sancılarıyla giderek kopma izlerini taşıdığını belirtmek gerekir. Bu durum Ozu'nun Japonya'sı için değil, sınırların artık giderek küçüldüğü yeryüzünde de hakimdir. Teknoloji, yenilik, mücadele alanının genişletilmesi, etkileşim ve de mutlak iktidar prestiji toplumu ve onu oluşturan bireyleri etkiler. Japonya’nın özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kendi özünün gücünü gösterdiği, hakikatini sorgulayan bir duruşu olduğu düşünüldüğünde Ozu’nun Tokyo monogatari'si aileye odaklanarak kendi prensiplerini kendi penceresinden uzatır.  Geleneği, modern toplumla savaştırır. Yabancılaşmanın hangi boyutta bir kırılganlık ve kopma eşiğine geldiğinin sorularını sormaktan çekinmez. Taşlaması, bir ünlemdir. Noriko'yu daha çok sevmemizi, ona daha çok sahip çıkmamızı, unutmamızı ister. Zira, Noriko Japon kültür tipolojisinin içinde sıkışıp kalmıştır. Toplumun içinde giderek unutulmaya yüz tutulmuştur bu model. Ozu, kendi güzelliklerinin içinde sunuyor Tokyo monogatari'yi, 1953 yılından bize selam gönderiyor, bizi kucaklıyor, yaşanan hayatların küçük anlarını, büyük umutlarını destanlaştırıyor.

Hayat insanı hayal kırıklığına uğratıyor değil mi?
Mart 2012

13 Kasım 2016

Glauber Rocha — Barravento

Şiddet, açların normal davranışıdır. Şiddet anı, sömürgecinin sömürülenin farkına vardığı andır... Açlığın ortalama reformlarla halledilmeyeceğini ve Technicolor örtüsünün bu açlığın urlarını gizlemediğini, sadece ağırlaştırdığını biliyoruz.

Glauber Rocha

Barravento, Brezilyalı yönetmen ve 1960'larda Latin Amerika'daki sinema akımı Cinema Novo'nun enfant terrible'i sayılan Glauber Rocha'nın ilk uzun metrajlı ve siyah beyaz filmi. Rocha'ya ün katan Barravento'nun öyküsü, bir balıkçı topluluğunun yaşantılarındaki dinsel öğelerin ve gerçekçi bir mistik savaşın tablosunda ve toplumsal süreklilik içindeki çemberde şekilleniyor. Portresi didaktik unsurlar taşıyan Barravento, Rocha'nın ilk gerçekçi adımıdır ve film, topluluğun yaşadığı yer Bahia'dan daha fazlasını sunar.

Glauber Rocha, Barravento'daki öyküsünü gerçekçi bir dille anlatır. Film, Rocha'nın bir prologue'uyla başlar ve devamında köklerini arayan balıkçı topluluğunun yaşantılarına odaklanır. Köklerini arayan bu topluluk, kölelik zihniyetinin çürümesinin ardından toplumsal yaşantılarındaki hakikati sorgulamaya başlar. Rocha, karakterlerinin doğallığıyla Afrika'ya uzanan  köklerden siyasi mesajlarını göstermeyi amaçlar. Balıkçıların birlikteliği, topluluğun ne olursa olsun hayat mücadelelerine dik durduğunun bir işaretidir, güçlerin dengesi vardır Rocha'da. Her biri aslında birer köle olan bu insanların özgürlüğü kısıtlanmış bir dünyası vardır. Bahia'daki hayatları metropol yaşantılarından kaçışlarıyla daha da kötüdür. Rocha, birey üzerinden kitleyi hedefler. Barravento'da ön plana çıkan kişiler değil, komündür. Hayata tutunmalılar, ağlar iyi gerilmelidir Rocha'ya göre.

Dinsel mistifikasyonun ele alınış tarzı Barravento'nun tabanını oluşturur. Rocha, zihindeki düşünceyle sinema yapma mantalitesini devreye sokar. Açlığı, iyiliği, kötülüğü ve de Afro-Brezilya pagan müziklerini/danslarını Barravento'nun kalbine yerleştirir. İnsanı siyah beyaz gökyüzü altından bir etkileyiciliğe sürükler. Zıtlıklarını, kesik görüntülerle sunar. Gösterişe kaçmaz. Emperyalist sinema dilini reddeder Barravento'da. Balıkçıların yaşantılarındaki olağan-dışılığını, okyanusun içine gömer. Bir güç mekanizması oluşturur ve bunu yaparken iyi ile kötü olanın kesin ayrımını netleştirir. Kökenlerini unutmayan Balıkçı topluluğunu, Batı'nın kölelik zihniyetine bir manifesto şeklinde sunar, onları hep yalın ayak gezdirir Rocha.  Bunu da Emperyalist dünyanın çirkinliğini göstermek için yapar. 

Felaket. Balıkçıların okyanusu içinde şiddeti barındırıyor. Rüzgâr, fırtınaya dönüşür, dalgalar hızlanır. Topluluğun Barravento'yu bekleyişi yaklaşan kıyamet öncesi sessizlik gibi. Balıkçılar, ağları örüyor, kötü olansa şiddeti eliyle veriyor, delik açıyor, onların aç kalmasını istiyor. Balıksız yaşamlarını görünce mutlu olacak ama düzen Rocha'nın kamerasında ritmik bir ritüele dönüşüyor. İnsanın insana yaptığı kötülüğü ağırdan örerken Rocha, söküklerini de beraberinde getirir. Bu düzende güçsüz olan ezilmeyecek. Rocha, değer yargılarını birbirleriyle yarıştırırken, sonucu gizlemez. Brezilya Gerçekçiliğini, metropol yüzlerinden uzaklarda, ıssız yerlerde kuvvetli bir biçimde yansıtır. Barravento, insan sömürüsünün ardılındakiyle meşgul oluyor, sorularını soruyor, yerel dinlerin müzikleriyle kültüre dönüşün sinyallerini veriyor. Köklerini Brezilya topraklarından alan Rocha, öz hâliyle Brezilya portresi çizer, renkli kalemler kullanmaz. Estetiğini konuşturur Barravento'da. Balıkçılar, Rocha'nın kalbinde devrimin ateşini besleyen askerleridir. Sonradan görülebilecektir ki Barravento, Glauber Rocha'nın diğer filmleri için önemli bir imaj olacaktır.

Latin Amerika'nın özgürlükçü ruhu Rocha, totaliter sistemleri kabul etmez. Emperyal sistemin çürüklerini atar bir köşeye. Ona göre bir sinema dili, gerçekliği saklamamalıdır. Barravento, bu bağlamda yönetmenin zihnindeki aktarmadaki ilk deneyimidir ve yaşanılanları ütopik – mistik kadrajlarda değil, reel olana yönelik görürüz. Olumlamaların, siyah beyazlığa inat kültürel yansımalar taşıdığı gerçeğini de unutmamak gerekir. Küçük, basit ama oldukça görkemli bir deneysel havada geçen seyir, temasından asla uzaklaşmaz. Tek bir daire etrafında dolaşıp durur, onun derdiyledir zira. Filmin tabanı zengin ve bozulmamış olana, kültür ve siyasi mozaiklerine çağrılardır.

Brezilya, Rocha'nın sınırlarını aşıyor Barravento ile. Balıkçılar, muhteşemliğin ve yıkımın arasında gidip gelirken, perdeye düşen görüntüler 17.-18. yüzyıl Afrikası'nın toprağından doğuyor. Açlığın – Şiddetin Estetiğini ve pagan kültürünün gölgeleri saklanıyor. Okyanus uçsuz bucaksız, bir derya ufkunu gözetliyor. Tepedekiler, aşağıdakileri eziyor, köleleştirip tasarımcı şiddete ve yıkıma başlıyor. Yüzyıllardır devam ediyor bu. Hiç bitmedi. Değişti dediğimiz dünya düzeni bile reformların çok gerisinde kaldı. Düzensizlik dedikleri anarşi, onlar için bir kaos. Evren kendi içine döndüğünde Rocha çoktan Bahia'dan gitmiş olacak. Sonra o sarsıcı müzikler çalacak. Uyum için dans başlayacak. Barravento, bir dalga olup sahile vuracak tüm şiddetiyle. Gülüyorlar çünkü istediklerini alıyorlar. İnsanlık, kendi düzensizlik inşasını bina ederken, yıkıntılar altındakileri umursamıyor. Bedenlerimizdeki urlar gibiler, sessizce büyüyorlar, vakti gelince ortaya çıkacaklar. Sinsice denebilir. Saldırıları, köleleştirmekten ibaret. Sömürüyorlar, tüketiyorlar. Hiç bitmiyor. Büyüdükçe, aşağılamayı ve ezmeyi kendilerine pay biçiyorlar. İktidarın prestiji bu değil, güçler dengesinin de. Balıkçılar, yalın ayak topraklarda gezerken üşüyorlar, korktukları onları çoktan esir almış durumda. Rocha, Barravento'yu sahile çarpıyor. Rüzgâr dönüşü, bir hüznün izlerini taşımalı belki. Devrimin ruhunu besleyen Balıkçılar, yol alıyor. Rocha, uzaklara gidip öz Brezilya'yı kucaklıyor ve kalbini köklere bırakıyor... Saat öğleden sonra iki.

Brazzaville.

Mart 2012

11 Kasım 2016

Recep Tayyip Erdogan — Moyen-Orient et Opération Bouclier de l'Euphrate



Traduit du turc par: Ali Hasar | Istanbul

La Turquie prendra part à chaque évolution en Syrie et en Irak

Le président Erdogan s'exprimait lors de la 29e assemblée des maires de quartiers et de villages, réunie au palais présidentiel. "Nous sommes déterminés à apporter soutien, si nécessaire, diplomatique et militaire à nos frères qui combattent contre les groupes terroristes. La prochaine cible est la ville d'Al-Bab. Quelques-uns voudraient instamment éloigner L'Armée syrienne libre (ASL) et la Turquie de cette zone. Nous allons continuer à lutter contre Daech et les  groupes terroristes PYD/PKK. Nous sommes déterminés à nettoyer dans les plus brefs délais Manbij du groupe terroriste PYD. Ou bien ils se retireront, ou bien nous ferons la nécessaire." a martelé M. Erdogan.   

Nous ne hésiterons cependant pas à jeter le gant à ceux qui nous défient (à arracher les griffes de ceux qui nous griffent).

Il a rappelé les faits politiques entre frontières voisines et a parlé de l'actualité en Turquie.

Opération Bouclier de l'Euphrate

Erdogan, chef de l'État turc, a expliqué sur l'opération Bouclier de l'Euphrate. "L'Ouverture démocratique est une étape de projet d'unité nationale et fraternelle, et bien de processus de paix. En revanche, nous n'avons pas pu en obtenir aucun résultat satisfaisant. La cible est Al-Bab, et puis Manbij. La Turquie n'a aucun problème avec Alep, mais d'objections. J'ai dit à mon homologue, Monsieur Poutine, qu'il est le temps qu'Alep retrouve la paix. Alep est aux Aleppins. Il ne serait pas correct de faire des calcules s'agissant d'Alep, parce que nous avons des liens historiques, culturels et de parenté avec cette ville. S'il y aurait lieu une invasion là-bas, la population aura un endroit où se réfugier: à Gaziantep et à Kilis." a-t-il affirmé.

Nous sommes déterminés à nettoyer Manbij du groupe terroriste PYD.

Il a aussi mis l'accent sur les évènements qui se déroulent en Syrie et en Irak. "La Turquie prendra part à chaque évolution en Syrie et en Irak. Nous sommes déterminés à apporter notre soutien diplomatique et militaire, si nécessaire, à nos frères qui combattent contre les groupes terroristes. Dans le cadre de l'opération Bouclier de l'Euphrate, nous avons avancé avec les membres de l'Armée syrienne de libre jusqu'à Dabiq et notre prochaine cible est Al-Bab." a-t-il annoncé.

Menace de la guerre confessionnelle

Après avoir réitéré ses inquiétudes sur les conflits sectaires entre sunnites et chiites, Le président Erdogan a relevé que Daech avait massacré les musulmans par suite d'abus d'interprétation sunnite. Il a ajouté qu'à présent, il y a une tentative de milices chiites, -à cause d'abus d'interprétation chiite- pour coalition paramilitaire en Irak.

Qui sème le vent récolte la tempête.

"Nous n'avons aucune animosité, aucun préjugé, aucun complexe envers quiconque. Nous serrerons la main de tous ceux qui nous tendent la main, comme c'est le cas actuellement dans les Balkans, en Asie centrale et du Sud, et en Afrique. Nous ne hésiterons cependant pas à jeter le gant à ceux qui nous défient (à arracher les griffes de ceux qui nous griffent), comme c'est le cas dans la Bataille des Dardanelles, dans la Guerre d'Indépendance, à Chypre et dans la tentative du coup d'état du 15 juillet... Nous voudrions cultiver les amitiés et réconcilier les animosités. Nous sommes prêts à collaborer avec tous ceux qui partagent le même objectif." a-t-il poursuivi, exprimant toute la détermination de l'État turc dans la région contre des éléments terroristes. 

"Je vous remercie, Mesdames et Messieurs les Maires de quartiers et de villages, d'avoir honoré de votre présence" a conclu M. Erdogan, transmettant ses meilleures salutations aux citoyens dans les quartiers ou villages.

2011–2016 idea, schola, zâhir âlem