8 Ocak 2017

Daryush Shayegan ile Söyleşi — Işık Batı'dan Gelir

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Işık Batı'dan Gelir: Eserinizin adını harfi harfine kabul etmek gerekir mi?

Daryush Shayegan: Evet ve hayır! Işık, bir bakıma, 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağı'nı da simgeliyor zira. İnsanlık tarihinde bir kırılma anı bu çağ; insanın kendi özgürlüğünün, kendi hakkının farkına vardığı ve Kant'a göre, müşterek yetkiden/denetim altından (double tutelle) –iktidarın yüceliği ve kutsalın faziletinden–  yakasını kurtarmak istediği bir dönem. Öte taraftan, bireyselliğin ve hatta maneviyatın serpilebilmesi için, çelişkili bir biçimde, insanın sekülerleşmiş bir çevrede, bir hukuk devletinin boyunduruğu altında ve de akılcı ve demokratik teşekküllerin himayesi altında yaşaması gerekiyor. Modernlik serüveninin, insanın özgürleşmesinin uçsuz bucaksız bir hareketi olduğunu düşünüyorum.     

İslâm dünyasında, din gitgide mahremiyet alanının sınırını aşıyor. Halbuki, bilgi ve imanın mücbir ayrımı olmadan atalara ait atavizmlerden arınmış bir topluma katiyen sahip olamayacağımızı belirtmek gerekiyor. Tüm bunlar demokrasinin din-dışı (profane) anlayışına dört asır sekülerleşme olmadan varamayacağımızı gösteriyor. Doğa bilimlerinin doğduğunu (dünyanın) Galileici matematikselleştirme ve Kopernik Devrimi’nin kozmolojik çatışması olmadan, görmez; türlerin evrimini ve filojeneziyi biyolojik çatışma olmadan, bilmez; bilinçaltının karanlık mekanizmalarını psikolojik çatışma olmadan, keşfedemezdik. Freud'a göre, modern insanın bilincini işleyen üç sarsıcı çatışmadır bunlar.

Tam tersi, "Batı ve diğerleri" muteber mi hâlâ?

Artık hiçbir anlamı yok. Seneler önce bir "medeniyetler çatışması" mevzubahisdi. Bu tezin müsebbibi Huntington'a göre, birçok belli başlı medeniyet arasındaki çatışmalara sahne olacaktı dünya. Oysaki, bu medeniyetler asıl dünyaya ait değiller artık, örneğin Marco Polo'nun 13. yüzyılda Yuan Çini'ne vardığı zaman gördükleri gibi. Günümüzde, bu medeniyetler kendi kendilerine yetmiyor, kendi asıl tarihlerinin yörüngesinde dönmüyorlar artık. Muzaffer modernliğin dünya düzeninde farklı duyarlılık kuşakları hâline geldiler. Halihazırdaki batı-dışı medeniyetlerden bahsedildiği vakit, bildiğim kadarıyla, gezegenin hiçbir köşesini esirgemeyen, her yerde olan modernliğin yüce ağına mezcetmek gerekiyor bunları, ister istemez.

Bundan ötürü, hepimiz karışım, melezleştirme –belki melezleşme– kuşaklarında yaşıyoruz. Bakir bir medeniyet tarihsel olarak saf bir kurgudur. Işık Batı'dan Gelir kitabım Farsça yayınladığında başarısı karşısında şaşırmıştım. İlk kez –en azından İran’da– "Batı-Doğu", "Gelenek-Modernlik" dikotomileri melezleştirme, çok kültürlülük ve çoklu kimliklerin engin ufkunda silinip gidiyordu. Oysa, İran toplumu zaten oldukça gelişmiş meğerse. Dolayısıyla insanlar orada kendilerini tanımışlar, sanki Baudelaire'i ağız birliği etmişlercesine:  Akıt bize zehrini, güçlenelim daha da! / Bu ateş öylesine yakıyor beynimizi / Cennet ya da Cehennem, dalalım bu girdaba / Bilinmez’in dibinde bulmak için yeniyi! [1]

Bir diğer eseriniz, Melez Bilinç'te (La Conscience métisse) (çev. Haldun Bayrı ­ Metis Yayınları) "İyi ya da kötü, Hepimiz Batılıyız" diyorsunuz. Tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Aslında, duygusal ve hissiyat olarak "doğulu", evrensel değerlere bağlılığım ve eleştiri bakışımla  da "batılı" hissediyorum kendimi. Bu da, birçok yurttaşım gibi içinde bulunduğum  tabiri caizse "şizofrenik" hâli iyi açıklıyor. Her indirgeme (ircâ) bir bakıma –mit ve akıl– bir çıkmazın saiki olabilir sadece. Kanımca, bu üç katmanlı konum, (İranlı, islâmî ve modern kimliğim) her seviyenin kendi yorumlama biçiminin olduğunu unutmama koşuluyla yeni fehim imkânları sunuyor bana. Hegel'in düşüncesini açan anahtar, örneğin, Hâfız gibi sûfî (mystique) bir şairin düşüncesini bize açan bir anahtar değildir. Bilincimiz bilginin her asrını hulasa etmemize ve kendi sınırlarında onları tayin etmemize imkân tanır. Heterojen alanların bu birleşimsel imar sanatı, "uysal (munis) şizofreni" olarak adlandırdığım üçüncü bir yol inşa eder. Bilgiyi indirgemeden (örneğin dini tahsis edip ondan bir ideoloji yapmak) ve muhal ütopyaların yanılsamasından kaçıp kurtulmaya olanak tanıyan bir yoldur bu bana göre.

Batı medeniyetinin çöküşüne ya da tam tersi, değerlerinin tüm dünyadaki sirayetinde katkımız var mı?

Batı medeniyeti, cihânşümul medeniyetin ayrılmaz parçası hâline geldi. Ötekini hâkir gören her özel kimlik, Aydınlanma'nın müktesebatına karşı her mukavemet bizi gericiliğe (obscurantisme) itecek vahim bir girişimdir. Modernliğin müktesebatını (bireysel özgürlükler, habeas corpus/bireyin dokunulmazlığı) bir kenara atarak; kimi kez haberimiz olmadan bünyemizde zaten barındırdığımız ve de içimizde taşıdığımız kadim kimliklerle örtüşen yeni bir kimliği reddettiğimizi düşünüyorum aynı zamanda. Bu, bilincinde olmanın evla olduğu, benim bilinç-dışı batılılaştırma dediğim bir fenomen. Zira, tam da eleştiri melekesiyle mücehhez başlı başına yeni bir kimliktir bu. Bir gün İranlı geleneksel, büyük bir filozofa "Neden İslâm Felsefesi Tarihi üzerine bir kitap yazmıyorsunuz?" diye sorduğumu hatırlıyorum. Şöyle demişti: "Bundan acizim, çünkü ben bizzat bunun müşahhas timsaliyim." Ufuk açıcı bir yanıt.  Mesafe koyma imkânı olmadığını demeye getiriyordu. Halbuki bu mesafelilik olmadan gelenek tek başına düşünülemez ve isteyelim ya da istemeyelim, gelenek, eleştirel düşüncenin eseridir.

Batı en iyiyi (demokrasi, Hukuk devleti, ilerleme) icat ettiyse şayet, en kötüyü de (sömürgeleştirme, kölelik, totalitarizm) icat etmiştir. Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsunuz?

Batı'nın Hukuk devleti ve demokrasiyi icat ettiği doğrudur, ancak madalyonun diğer yüzü de vardı: sömürgecilik, totaliter ideolojiler. Descartes'ın insanın dünyanın efendisi ve sahibi olduğunu zikrettiği İktidar fikri, Batı'nın ilerleme ve tahakkümünde zaten tescillenmişti. Bu fikir, bilinen tüm sonuçlarıyla birlikte Sanayi Devrimi'ne götürecektir. Claude Lévi-Strauss (1908-2009); Irk, Tarih ve Kültür'de (çev. Haldun Bayrı, Reha Erdem, Arzu Oyacıoğlu, Işık Ergüden ­– Metis Yayınları) insanlığın hayatın her alanında zincirleme tepkiler oluşturan iki büyük devrimi ­–Sanayi Devrimi ve Neolitik Devrim–  gördüğünü yazar. Bilindiği gibi devrim, bilimsel ruhun ortaya çıkışının kaçınılmaz sonucuydu.

Modernlik söyleminin, insanın hukukî ve siyasal çerçevesini teşkil ettiği ayrıca doğrudur. Hayatın diğer veçheleri –iç diyelim– etki alanının dışında kalır. Haklı olarak, herkesin düzenlemesi gereken özel işler olarak görülürler. Bununla beraber, bu boşluktan ötürü, dinî alan özel alana giderek etki etmektedir. Max Weber'in (1864-1920) altını çizdiği gibi: "Bugün, çilecilik (zühd/asketizm) anlayışı kafesinden kaçmıştır [...] Kimse, gelecekte, kafeste kimin yaşayacağını henüz bilmiyor, bu yüce yolun sonunda ya tamamen nevzuhur peygamberler türeyecek ya da eski düşünce ve ideallerin kudretli bir rönesansı ortaya çıkacaktır."

Sizce, Batı'nın modern nefreti nereden geliyor?

Batı'nın nefreti –en azından İslâm dünyasındaki– aşağılamayı ve hıncı körükleyen tarihsel başarısızlığından ileri geliyor. Takipçilerine göre son peygamberî vahiy olan İslâm'ın, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi diğer İbrahimî dinlerden  metafiziksel olarak üstün olduğuna inanılır. Bana göre, İslâm dünyasının rahatsızlığı, büyük tarihî bir olguyu  anlamamazlıktan ya da özümsememezlikten kaynaklanıyor: modernliğin ortaya çıkışı, radikal inkılapları geleneklerimize ve yaşam biçimlerimize dayatması noktasında her zaman dikkate alındı, olduğu gibi katiyetle dikkate alınmadı. Dolayısıyla, buna karşı her yargı, ahlâkî bir boyut alıyor ve sonu bir redde varıyordu. Ancak bu hususta, Aydınlanma'ya karşı tepkinin Avrupa'nın kendisinde başladığını hatırlatalım. İlk olarak, 18. yüzyıl bütün Avrupa üzerindeki Fransız dili ve kültür hegemonyasına karşı Almanların ayaklanması biçiminde. Bu aynı ayaklanma ruhu, bir yüzyıl sonra, Tolstoy ve Dostoyevski gibi büyük Rus yazarları ve slavofilleri perçinledi. Ve de aynı ret, 20. yüzyılın yarısından itibaren, kimlik taleplerinin en farklı biçimlerini alacağı ve bunların İran İslâm Devrimi'yle (1979) birlikte içe dönüklüğe (repli sur soi) ya da kimlik ankilozu [2] dediğim şeye neden olacağı Üçüncü Dünya'ya aktarılacaktı.

Günümüzün Batı-karşıtları kimler ve neyi eleştiriyorlar?

Batı-karşıtları, Tarihin işleyişini anlamakta aciz kimselerdir. Ekseriyetle kolektif bir yanılsama içinde yaşarlar ve Tarihi ters yönde katederek Başlangıç'ın (Commencement) ya da Rumen filozof Cioran’ın (1911-1995) deyişiyle "Başlangıçların Putperestliği"nin kurucu mitlerine kavuşmayı düşünürler. Müntakim selefiler, İslâm'ın ilk Müslümanları olan selef mütedeyyinlerin (selef-i salihin/pieux devanciers) altın çağını yeniden fethetmeyi umarlar. Kurbanı olduklarını düşündükleri tarihsel çatlamaları açık bir dille eleştirirler ve bunları anlamak için hiçbir çaba sarf etmezler.

Onlar açısından, Batılılar her şeyi yaşayıp sadece yapıp etmeyi bilen şımarık çocuk hâline gelmedi mi?

Belki de, sizin dediğiniz gibi, şımarık çocuk oldular. Batı'daki demokrasi eleştirisi, boşluk korkusundan mumyala(ş)maya varan her çeşit olumsuz veçheyi kaplıyor. "Tahnit edilmiş, mumyalanmış ve tam manasıyla methiyeler altında boğuluyor" diyor yazar Pascal Bruckner. Olivier Mongin'e göre, örneğin, boşluk korkusu Homo democraticus'un (demokrat insan) baskın özelliklerinden biri olmaktadır. Ancak, bu boşluklaşma, yazara göre, bir rahatsızlığı gizliyor: ortak değerler oluşturacak, piyasa ve bireyciliğin çapulu olmayan bir tarih meydana getirecek demokrasinin yetersizliği. Halbuki, filozof Jean Baudrillard'a (1929-2007) göre, bu tarihin sonu orji sonrasına varıyor.

Orjiden sonra ne yapacağız? Burada daha önce oynanmış senaryoları oynamaya tekrar etmeye başlıyor ve simülasyon yapıyoruz. Ütopyanın gerçekleşmesine karşın, sanki hâlâ varmış gibi yaşamaya devam etmek gerekiyor. Peki tüm bunlar, bu düşleri gerçekleştirmeyen, bu yüce fikirleri hayata geçirmeyen –her şeyin tasarı hâlinde olduğu ve varlığın özünün sadece boşaltılmadığı, tam aksine bir de donatılmayı bekleyen tutku, duygu ve düşüncelerle dolu bir dünyaya ait olan– insanlar için ne anlama geliyor? Batı'da düşün imkânsız hâle geldiği bariz. Bu imtiyazlardan yararlananlar ve bunları müktesep haklar için kullananlar bu düşlerin başkaları için ne derece imkânsız olduğunu bilmiyorlar.

Batılı insan korkmuyor mu aslında?

Batı'nın sözde çöküşü ve maneviyatın farklı biçimlerine dönüşü sergileyen korku ile ilişkili olduğuna inanıyorum. Birçoğu, çöküşün ozanı ve Tanrıların alacakaranlık ulaklarıdır. Nietzsche, nihilizmin ilerleme fikrinde gizli olduğunu söylüyor. Spengler, Faustçu kültürün çöküşünü ve Heidegger'se, iddiaların büyük desteğiyle felsefenin sonunu belirtiyor. Bunun sonucu olarak, çürütücü tezler ölçüsüz bir hızla sökün ediyor. Benzer şekilde; –New Age'in takipçilerini saymazsak– Scientology Kilisesi, Moon Tarikatı, Yehova'nın Şahitleri, New Acropolis, Krishna müridleri gibi büyük mezheplerin korkunç bir salgınına tanıklık ediyoruz. Modern insan, birçok sekülerleşme yüzyılının tarihin kayıtsızlıklarına sürdüğü akıl-dışılıktan muzdarip gibi görünüyor. Batı toplumundaki mezheplerin bu denli yaygınlaşması bir rahatsızlığı ve ruhu harap olmuşların manevî ihtiyaçlarını karşılamak için hiç şüphesiz hayli sekülerleşmiş Hıristiyanlığın dolduramadığı bir boşluğu açığa vuruyor. Tüm bu çelişkiler bir kakofoni, korku diye nitelendirilebilecek bir şüphe meydana getiriyor. Kayıp bir şeyin korkusunu. Sözümona ilerleme, bizi parlak bir geleceğe götürmek yerine, atalara ait tüm değerlerin tersine çevrildiği, insanın –pusulasız– ipsiz sapsızlıkta kaybolduğu bir dünyaya itiyormuş gibi. Batı, anlamsızlık ya da mutlak boşlukta saplanıp kaldıysa şayet, bu, gazeteci ve yazar Jean-Claude Guillebaud'a göre, sorgulamayı unutmasından ve modernliğini bir şüpheye değil bir imtiyaza devşirdiğinden dolayıdır; Demem o ki, "onu oluşturan eleştiri melekesini kendi üzerinde tatbik etmeyi bırakmıştır."  

Batı'nın zirvesinde olduğu tabloda, başka bir kültür, bugün, insan bilincinin geniş açılımına cevap vermeye muktedir mi?

Ayrıntı-odaklı/geriye-dönük-hafızasından (mémoire récapitulative) [3] ötürü, geçmişiyle ilgilenen ve yalnızca kendinin değil tüm insanlığın mirasını yeniden değerlendiren bu kuşatıcı modernlik dışında, hiçbir kültürün buna muktedir olmadığını düşünüyorum. Buradan da –bana göre Batı ve modernliğin doğuşu– yalnızca manevî olabilen bir dönüm noktasının çıkması gerekiyor. Çünkü, Wagner'in Parsifal'inin söylediği gibi: Yalnızca yaralayan mızrak yarayı iyileştirir.

Aralık 2016'da Heyula Eleştiri'de (heyula.org) yayımlanmıştır.

____________________________________


[1]  Charles Baudelaire, Kötülük Çiçekleri, çev. Ahmet Necdet, Ayrıntı Yayınları, 2016, s. 233. –ç.n. 


[2] Ankylose identitaire. Ankiloz; hekimlikte bir eklemin hareket yeteneğinin azalması ya da tamamıyla kaybolması, eklemi oluşturan kemiklerin birbiriyle kaynaşmasıdır. Biz, Kimlik ankilozu ya da Kimlik kaynaşması/büzülmesi demeyi tercih ettik. "Her özel kimlik; aldığı biçimler, taşıdığı maskeler ne olursa olsun gerçek bir saflığın peşindedir.  Kimlik ankilozu, Avrupamerkezciliği anlama noktasında, Yok edici meleğin (Ange exterminateur) saldırılarına karşı bizi koruyan, bizi hem aldatan hem de başımızı döndüren bir hile/desisedir. [...] Ulus, boy, kabile ya da tek bir kavme aidiyetlik olsun çok dar kalıplarda sıkışıp kalıyoruz. Tüm bu dalavereler, çoklu kimliğimizin dağılmasına karşı savaşmamıza imkân tanıyan kurtuluş yolları gibidir. Bu habis seyrin sonuysa sıklıkla büzülmeye ya da kimlik ankilozu dediğim şeye varır." Bkz. La lumière vient de l'Occident, Éditions de l'Aube, 2013, s. 126-128, 143.  –ç.n. 



[3] Mémoire récapitulative. Geriye dönük/özetleyici hafıza. Tarihsel fenomenleri enine boyuna gözden geçirmeyi kapsar. Bu düşünceye göre, insan, zamanın doğuşuna kadar gidebilecek farklı zamansallıkları eşzamanlı olarak yaşar. Shayegan, insanın çağdaş, modernlik ya da postmodernlik zamansallığı  bildiğine ve bu zamansallıkların aynı kişi tarafından eşzamanlı olarak yaşandığına işaret eder. Bu zamansallıkların bir-aradalığı çağdaş insanda öyle barışperver değildir, hem de hiç. […] –Yatay paradigmadan (zamansallıkların sökünü) dikey paradigmaya (zamansallıkların eşzamanlılığı) geçtik .– Bkz. Riyad Dookhy, Culture contemporaine et déterritorialisation: la mémoire récapitulative de Daryush Shayegan, Le Courrier du GERI, Recherches d’islamologie,  Numéro 2, NS, 2014; La lumière vient de l’Occident, Éditions de l’Aube, 2013, La mémoire récapitulative, s. 47. –ç.n.


Türkçede Daryush Shayegan:

Yaralı Bilinç, çev. Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 1. Basım: Ekim 1991, 4. Basım: Temmuz 2014.
Batı Karşısında Asya, çev. Derya Örs, Ağaç Yayınları, 2005, Son Basım: Sitare Yayınları, 2012.
Melez Bilinç, çev. Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 1. Basım: Ağustos 2013, 2. Basım: Haziran 2014.
Din Devrimi Nedir?, çev. Neslihan Özakıncı, Sitare Yayınları, 1. Basım: Şubat 2016.

30 Aralık 2016

Luis Bunuel — Simon del Desierto

Ey Muhammed! Onlara deniz kıyısında bulunan kent halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira tatil yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. 
İşte onları, yoldan çıkmaları sebebiyle böyle imtihan ediyorduk.
A'râf, 163

Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden, yahut Cumartesi halkını lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'an'a) iman edin, Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.
Nisâ, 47
  

Ve nesillerinizce Sebti ebedî bir ahit etmek üzre, İsrailoğulları Sebti tutacaklar.
Mısır'dan Çıkış, 31: 16

Simon del Desierto, Türkçeye çevrilen hâliyle Çöl Adamı Simon ya da Çölün Simon'u, 1965 yılı yapımı Luis Bunuel'in siyah beyaz filmi. İspanyolca olan filmin süresi 42 dakika.

Luis Bunuel, filmlerinde genel olarak kendi gerçeküstücü disiplinini yerleştirir. Simon del Desierto, irrasyonel bir dinsel anlatı. Bunuel, sürgün bir adamdır. Cizvit meşrep, biraz aykırı ama nihayetinde Le Charme Discret de la Bourgeoisie ve Le Fantôme de la Liberté filmleri ile kendi sanatının zirvesine çıkmış bir kişiliktir. Meksika, İspanya, Fransa derken yıllar ilerledikçe ara-dönem filmlerinde kendini geliştirmiş usta bir yönetmen olup filmlerinde absürd mefhumunu sıklıkla serper. Burada yapılan anlatının bozuntularına radikal bir perspektif kazandırmaktır. Simgesel ve metaforik tasvirin saçmalığını eleştirirken Bunuel'in filmlerini saçma çerçevesinde değerlendirmek hiç şüphesiz yerinde olabilecektir. 

Sana söz vermiştim geleceğim diye Simon. Bu son sefer...
Vade retro, Şeytan!
Artık "Vade" ya da "Retro" yok.
Eğer Allah beni baştan çıkarmana izin verirse, dayanırım buna ben. Lakin hiçbir şeyi başaramayacaksın. Nefesinin pis kokusu burnuma kadar geliyor.
Sen de iyi kokmuyorsun ki. Hazırlan, çok iyi bir seyahate çıkacağız! Hem de çok uzun. Kes şu el kol hareketlerini, bu kez sana faydası dokunmayacak. Çöl adamı Simon! Seni şaşırtacağım. Ama seninle aramızda çok az fark var. Senin gibi ben de Yüce Allah'a inanırım. Çünkü onun varlığı hoşuma gitmişti... Seni nereye götürdüğümü biliyor musun? Sebt (Cumartesi) gününe!

Simon del Desierto'daki anlatının siyah beyaz formatın ötesine taşındığını söylemeliyiz. Filmin irrasyonalizmi bir yana, seyir içinde bu döngünün nereye varacağı ise oldukça güzeldir. Bu yönetmenin kendi bakışından sıyrılıp bir üst seyre, perdeye gittiğinin altını çizer. Simon del Desierto, biraz zor filmdir bir bakıma Bunuel'i tam anlamıyla anlayabilmek için. Kesintilik vardır ama bu daimdir. Daimi kesintilik. Yapısallığın genelde bir yapıbozumdan çıkıp bir tabloyu oluşturduğu gözükür Bunuel'de. Bunuel, kendi yaşantısından hareketle de tirancı bir sistem kurar Simon del Desierto'da da. Çünkü Bunuel'in hayatı hep kederle geçmiştir. İspanya'dan kaçmasaydı Franco'nun askerleri kendisini kurşuna dizecekti diye bilinir, öldürülecek yönetmendi olarak diye söylenir hatta.

Çöl ve Simon. Çölün mekân olarak özellikle seçilmesinin altındaki gerçekliğe de uzanmak mümkün.  Bunuel bu tip mekanları dış dünyadan soyutlayarak bir merkeze odaklanılmasını ister. Tüm bunlar olurken, Suriyeli aziz Simeon Stylites'in oğlu Simon'u biz bir şefaatçi, Kadın Karakteri Şeytan, Papaz ve Rahipleri bir diğer dilden dinsel sistem içindeki itaatkar toplum merkezi ve de oradaki halkı sefaletin çocukları olarak görürüz.

İnsanlar daima kanlı savaşlarda dövüşeceklerdir. Çünkü "benim", "senin" gibi  kötü sözlerden dolayı.
Ne demeye çalışıyorsun sen?
Kendinin olduğu şeyi savunmak için öldüren insanı.
—"Senin" olan nedir ki?
—"Benim" olan nedir mi? Anlayacaksın. Bu çanta sana ait değil mi? Lakin tersini söylersem  tartışmaya başlarız. Denemek ister misin? Simon, bu çanta BENİM! Senin olduğunu söyle.
Benim!
Sana benim olduğunu söylüyorum!
İyi... Öyleyse al. Bencil olmayışın ruhuna hayırlıdır. Ama tövbe etmek için yararlı olabilir mi?

Sebt gününde ibadetin olmadığı, insanların kendi keyiflerine göre hareket ettikleri, yasağı çiğnedikleri aşikardır. Bunuel'in Sebt günü ile gittiği aralık aslında insanoğlunun düştüğü hezeyan. Geçmiş ile günümüzün dinsel ve tarihsel bir dikotomisini, çatlamasını fark ederiz. Bunuel, bu doğrultuda mantıksal olmayanı gayet başarılı üslubuyla gösteriyor. İrrasyonelliği bu şekilde teyit ediyor. Simon del Desierto, bağlamın içinde pencerelere açılıyor. Bunuel, tepeden inmecilikle değil, salt gerçekliği trajik bir biçimde sunuyor. Dans eden insanlar, Sebt'in şuurundan uzaktaki kitle Bunuel için Şeytan'a biçtiği replik. Evveliyatı modern toplum ile veriyor, siyah beyazlık çatısı altında buluşan iyi ile kötünün savaşı.

Luis Bunuel, din teması ile amaçladığı aslında günümüz gerçekliği. Dinsel kurallar karşısındaki insanın hâli. Sinema dilini gerçeküstücü kullanıp güldürüsünün altındakine gitmemiz çok zor değil. Şeytan'ın Simon’a seyahata çıkacaklarını bildiren "birisi bizi götürmeye geliyor" repliğinin peşine uçağın gözükmesi buraya bir nokta atışıdır. Kendi kendini omuzlayan Simon del Desierto, insanın diğer bir insanla nereye konumlanabileceğini sorguluyor, siyah beyazlıktan gerçekliğin rengine kavuşuyor. 42 dakikadan daha fazlası var Simon del Desierto'da...

Radyoaktif et.

Kasım 2011

Benzer okumalar:

Bir Endülüs Köpeği

22 Aralık 2016

Ademir Kenovic — Savrseni Krug

Kâbus

Ne yapıyorsun, oğlum?
Düş kuruyorum, anne.
Nasıl türkü çığırdığımı
görüyorum anne bu düşte.
Ve sen bana soruyorsun, düşümde:
oğlum, ne yapıyorsun, diye.
Oğlum, dile getirdiğin ne,
düşünde çığırdığın türküde?
Bir zamanlar bir yuvam olduğunu
dile getiriyorum, anne.
Şimdi yuvam yok oysa.
İşte bu dile getirdiğim, bu türküde.
Bir sesim vardı, diyorum,
bir dilim de, anne.
Şimdi ne sesim,
ne dilim var.
Olmayan sesimle,
olmayan dilimde,
olmayan evimde
bu türküyü çığırıyorum, anne.

Abdullah Sidran

Adis ve Kerim. İki Boşnak çocuk. Savaşın ortasındalar. Kaçıyorlar sessiz olana. Herkesi öldürüyorlar, her yerde bir kurşun sesi, evler dağıtılmış, köyler yangın yeri, yaşlılar, çocuklar ölüyor. Ölüm yaş tanımıyor. Onlar için bunun pek bir önemi yok, gayet memnunlar insanları öldürmekten. Onları bir hiç gibi görmekten. Kerim, sağır. Kurşun seslerini duymuyor, bu dünyanın kötülüğüne, acımasızlığına kulakları perdeli Kerim'in. Eşini ve kızını daha güvenli bir yere gönderen Hamza'nın evine sığınıyorlar. Hamza eve döndüğünde yan yana yatmış iki kardeşi buluyor. Hamza, onların babası gibi artık, bir aile.

Saraybosna. Yakıp yıkılıyor. Şehirde yaşayan insanlar milislerin mevzilerini biliyor. Her an gelebilecek bir kurşunla ölebilirler ve Bosna'nın insanları bir şekilde yaşamak zorunda, ihtiyaçlarını karşılamak zorunda. Bombardıman devam ediyor. Bir çeşit yıkım, sanki hiç bitmeyecek gibi. Evleri yakılıp yıkılmış, onlardan çok uzakta çoğu. Kendi yurtlarında sürgündeler. Gökyüzü karanlık, sesleri kayboluyor, dilleri kayboluyor, evleri kayboluyor insanların. Sürekli olarak kaybediyorlar. Kaybetmedikleri içlerindeki inanç. Onlar yıktıkça, daha da sıkı sıkıya bağlanıyorlar birbirlerine, yaşama. Tramvaylar, caddeler eksik, ters duran boş bir sandalye gibi Ademir Kenovic'in Bosna'sı. Savaşın mimarları gülüyorken, onlar ağlıyor. Düzen tersten işliyor, kötü olan iyiyi, masum olanı her defasında acımasızca eziyor. Kazandıklarını sanıyorlar. Katliam ile kendi kutsallarını güçlendirdiği düşüncesiyle, silahlarının gölgesinin negatif asilliğinde kayboluyorlar. Boşnak İhtiyarın kafesinde tuttuğu gibi kuş gibi insanlar. Hepsinin özgürlüğü alınmış, hepsi çırpınıyor, kafesi kırıp hürriyetlerine kavuşma arzusundalar.

Hamza, Abdullah Sidran'ın şiirlerinde devinim buluyor. Saraybosna'nın muhtelif yerlerinde, bazen yıkık bir evde, bazen bombalanmış bir tramvayda, kendini aşmış olarak görüyor. Savaş öyle bir çetinlik alıyor ki ruh hâlleri ölümle mesafe tanımıyor. Yaşarken öldürülmüş hepsi. Kalpleri, benlikleri darağacına asılmış, defalarca. Bir ağacın, bir köpeğin ölümünün hüznü en derinlerine işliyor. Sesler yankılanıyor cephelerde, Adis'in sesleri küçülüyor gitgide, soğukluk var üzerinde. Kerim, duymadığı seslerden oluşan bu çirkin dünyanın acısını duyuyor. Hamza, bir hamlede kusursuz çember çiziyor. Bu kusursuz çembere tıkılmış hayatlar var, ölümler, aydınlık ve karanlık, karanlık. Çember oldukça asil, içinde her şeyi barındırıyor. Gökyüzünden düşen bombalar, evlerin pencerelerindeki kurşun izleri, yaralı bir şehir ve nice hayatlar. Yaralı şehrin insanları da yaralı olur. Yeni yeşermeye başlayan ağaçları kesiyorlar, umutlarını dağıtıyorlar, gözyaşları sebepsizce düşüyor tepelerden. Tepelerde derin bir yas var bugün. Krallar seyrediyor hünerlerini, tahtlarının asaletini yitirmek istemiyorlar. Soytarıların rolünü çalıyorlar bir kez daha, umarsızca.

Sonunda kendimi asmaktan korkuyorum.
Birçoğunun sonu bu oldu, burada ve her yerde.
Günler uzun geliyor, geceler uzun geliyor,
Yıllar uzun geliyor aşk olmadan,
Aşk suyu olmadan, aşk havası olmadan.
Elbette bu mantığın sesi değil.
Hiçbir sorunu çözmeye yardımı olmuyor.
Ama ne zaman gözlerimi kapatsam,
Kendimi asmış olduğumu görüyorum.

Katliam. Savrseni krug, gerçeküstü bir setin ortasında çekilmiyor. Duvarlarda havan topunun izleri, mermilerle delik deşik edilmiş evler, yanan evler, kırık dökük ve artık bir şehir. Sırpların, Boşnaklara zulmü sürüyor. Bu savaş değil, bir insan katliamı. Bosna'da yaşananlar bize uzak değil, kalbimizdeki bir yara oluyor. Saraybosna bir kez daha inciniyor, içimizde, en derinlerde. Şair Hamza, şiirlerini atıyor tramvayların yoluna, eziliyor her defasında. İnsanlar yıkımlı bir göçün içinde. Su, ekmek, konserve, kitapların içine sıkıştırılan konserve. Ademir Kenovic, Bosna panoramasını türlü detaylarla veriyor. Yabancı değil hiçbir şey. Her şey olduğu gibi. Sırp keskin nişancılar, yollarda yürüyen insanların kurşunlara maruz kalması, korkuların çocukların yüzlerindeki hâlleri, bombalanmış araçlar, bertaraf edilmiş tramvay hatları, Bosna'nın Kenovic'in gözünden sadece birkaç resmi.



Şiir. Ademir Kenovic'in Boşnak şair Abdullah Sidran'ın şiirlerini kullanarak Savrseni krug'a duygusallığın yanında şiirsellik kattığı aşikar. Hamza'nın Saraybosna'nın metruk yerlerinde monologlarıyla hissiyatına eriştiğimiz bu şiirler, yaşayan ve acı çeken Boşnakların, Balkan halkının bir sızısı, insanlığın sızısı, bizim sızımız oluyor. Çember daralıyor. Yaşam çemberi. Öyle ki bu yaşam kusursuz. İçine girenler ve giremeyenler var. Savrseni krug'un ajite eden bir yönü mevcut değil. Özünde aşırı duygusallık ya da gerçeküstü bir kurgusallık yatmıyor, gerçekliği ve mükemmel etkileyiciliği kendini vitrine çıkarmaya yetiyor. Kenovic'in kalbi, bizim kalbimiz. O kendi vatanını perdeye taşırken biz bir kez daha yaralanıyoruz, acıya ortak oluyoruz. İnsanlık, kendi çıkarları uğruna gözünü kırpmadan ve yaşlı-çocuk demeden yaptıklarıyla kara bir utanç içinde olacak ve gün geldiğinde bizler, hepimiz, karanlıktan aydınlığa uzandığımızda mermilerle vurulmuş çocukların yüzlerindeki tebessümlerini hatırlayacağız bir daha, sonsuza dek. O çocuklar huzur içinde olacak, sevgiyle, aşkla. Işık çıkacak, Bosna yüzünü gösterecek, o temiz göğsünü açacak bizlere. Sarılacağız her şeye, sımsıkı. Kurşun sesleri artık çok uzakta... Şiir:

Artık başıma başka bir şey gelemez,
İyi veya kötü olsun hiçbir şey.
Birbiri ardına gelen günleri sayan bir askermişim gibi,
Sıkıcı, anlamsız.
Kabul etmeli ve sessizce söylemeliyim.
Ölüm bendeki her şeyi alacak :
Vücudumu ve kemiklerimi, masadaki kalemimi,
Bilgimi, ruhumu, duvardaki tabloyu,
Odayı aydınlatan müziği,
Gözyaşlarını, korkuları, polen dolu havayı.
Ve sonrası: Karanlık... Karanlık, karanlık...

Bir şair, iki çocuk ve bir köpek.


Mart 2013

Benzer okumalar:




2011–2017 idea, schola, zâhir âlem