28 Kasım 2013

Emil Michel Cioran ― Sözler ve Aforizmalar

Haldun Bayrı'nın Aziz Anısına...

Ortodoks bir papazın oğlu olarak Raşinari’de (1911, Romanya) dünyaya gelen Cioran eserlerini Rumence ve Fransızca dillerinde vermiş bir filozof, bir bilge.
Ömrünün büyük bir kısmını Fransa’da geçirmesine rağmen Fransız vatandaşlığını istememiş ve bir edebiyat ödülü hariç hiçbir edebiyat ödülünü kabul etmemiştir. Çocukluğunda annesiyle olan kötü ilişkileri ve uykusuzluk nöbetleri Cioran’ın septik ve nihilizme yakın duran felsefesinin temel yapısını o dönemlerde şekillendirmeye başlamıştır. Bükreş Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi, Berlin’de iki yıllık bir formasyondan sonra Fransa’ya, Paris’e yerleşmiş ve bir daha Romanya’ya dönmemiştir. Cioran bunu Demir Perde’ye bir muhaliflik olarak görmüştür: yurdundan sürülmüş, o ve çağdaşlarının eserleri Romanya’da yasaklanmıştı.
Cioran, 17 yaşından itibaren Kant, Schopenhauer ve Nietzsche üzerine çalışmalar yapmış ve henüz 22 yaşındayken “Sur les cimes du deséspoir” (Ümitsizliğin Doruklarında) kitabını yayınlamıştır. Her kitabı ertelenmiş bir intihar olarak gören Cioran eserlerinde ümitsizlik, muhaliflik, yalnızlık, estetik, ahlak ve kötümser havayla açık ve dürüst bir söylem kullanmasına rağmen bunun kendi varoluşuyla ve yazarlığıyla bir ilişkisi bulunmamaktadır. Anadili Fransızca olmadığı için yazış stili abartılı klasisizm ve biçimsel yönden karmaşık ve yoğun olarak görülmüş; düşünceleri pek anlaşılamadığından dolayı da Fransızcayı kitaplardan öğrenerek dilini oturtmaya başlamıştır: Bir yazar için anadilini değiştirmesi, bir sözlükle aşk mektubu yazmasına benzer.
Haldun Bayrı ve Kenan Sarıalioğlu tarafından kitapları tercüme edilen Cioran hiçliğin doruklarında gezerek ontolojiyi, insanı, insanın çıkmazlığını yurtsuzluğuyla kaleme alır ve düzene, onun düşüşündeki sancıyı harflere döker, nakış gibi işler. Çaresizliği, sakıncaları, şüpheleri, sevinçleri, acıları, düşünce şecerelerini ortaya serer. Özdeyişleriyle, ironileriyle fikir ikliminde bir düşünürdür Cioran.
Zamanda Düşüş, Ezeli Mağlupların Kutsal Kitabı
Aşksız her şey yokluktur.
Kelimelerin -yumruklar gibi- çeneleri kırdığı bir dil düşlüyorum.
Sis havanın sinir zafiyetidir.
Her bebeği müstakbel bir III. Richard görün.
Öyle bir an oluyor ki kendini taklit edemiyorsun.
-Ben-i terk eder etmez, uyurum.
Toplum bize şeyleri nasıl kavrayacağımızı öğretir, buna karşılık varlığımızın sanatı çözümlemeyi; zira vâkıf olunmamış bir müşahedede ne özgürlük ne de “gerçek hayat”  vardır.
Eleştirmenler edebiyatın muhabbet tellallarıdır.
Bütün hınçlar içimizde pusuya yatan şeylerden doğar; birbirimize kavuşamadık, bu yüzden başkalarını asla affetmiyoruz.
Bütün doğumlar kuşkuludur; melekler mutluluktan biçare, zürriyetler düşüklere gebe. Cüzzam sabırsız ve aç gözlüdür, yayılmayı sever. İnsanlığa sebepsiz yere ölmeyi görme korkusunu, bir nesleyse yeisini taşır; ne olursa olsun: her yerde hayatta kalmak isteyen yeterince it kopuk takımı var, bunlardan kaçarak yok olsalar da her zaman kendini feda eden birkaç gudubet bulunur.
“Yalnız”lık yalnız olmayı değil, -yalnız-ı öğretir.
Bir uygarlık efsaneyle başlar, kuşkuyla yıkılır.
İnsan bitkin bir hayvandır.
Bir varlığın gücü hangi noktada yalnız olduğunu bilme imkânsızlığında yatar.
Anlaşılmamış bir düşüş, gülünçlük içinde şiirini kaybeder.
Yahudi-Hıristiyan Monoteizmi İlk Çağ Stalinizmidir.
Biçim açısından yüzeysel olmak, derin olmaktan daha zordur. İlk olarak, birçok bilgi gerekir; ikinci olaraksa; yeteneklerin basit bir uyumsuzluğu. Kültür küçük farktır: derinlik ve yoğunluk. Yapay bir ölçünün bulunmadığı insan zekâsı gerçekliğin ayakları altında çiğnenir. Bu barbarlığın başka bir tarzıdır.
Delilik belki de artık iyileşmeyen bir acıdır.
Bir düşüncenin derinliği; göze aldığı tehlikenin boyutudur: ya düşüncenin mimarı olarak ölürüz ya da düşünmekten vazgeçeriz.
Bir baltaya sap olamamış ülkeler kaderin muğlâklığına saplanırlar. Doğmayı kendimiz seçemediğimizden "yurt" fikri kuşkulu belirsizliklerin bir dile gelmezliği; ne etnik, ne duygusal ne de coğrafi yanıt bulan bir soru işaretidir: ?
Olduğumuz ve olmuş olduğumuz şeyi artık olamayız.
Başkalarının omuzlarını basarak yükselen bir insan, aşağıdakilerden daha az özgürdür: yeteneklerine ve ihtiraslarına perçinlenmiş, yetilerinin esiri olmuştur; masraflarını başkalarından çıkarır, selameti pahasına onlara değer verir. Biri ya da bir şey olma mecburiyetindeki kimse özgür olmamıştır.
Kendimi Tanrı sanmak, Tanrı’ya inanmaktan daha kolay geliyor.
Hiçbir şey kendinden hoşnut olmadığı sürece kaybolmaz.
Özgürlük insanın ensesine geçirilen ağır bir boyunduruktur.
Aklımı yitirmek istemiyorum, ama yine de ona mukayyet olabilecek yeterince bayağılık var.
Dünyanın sonu Tanrı düşüncesinin bizzat kendisi zayi olduğunda gerçekleşir. -Peyderpey nisyan ederek- insan önce geçmişini, sonra da kendisini ortadan kaldırır.
Bilgeliği yurtseverlikten başka hiçbir şey yaralayamaz.
Kötülük bizim cazibeli düşüncemiz; yenilgiyse büyüklüğümüzdür.
Bozgunculuğun tek doğru yolu özgürlükten geçer.
Sonuna dek yalnızlığın gururunu yaşayanın artık tek bir rakibi vardır: Tanrı.
Ne derindir ne de gerçektir gizlenen şey; beş para etmez duygular gücünü buradan alır.
Ben arzuları kurumuş bir Sahra, gülden bir sandukayım.
Yozlaşma ve içgüdüsel hiççilik insanı duyum inancına zorlar. Hiçbir şeye inanmadığımız zaman duyular imanlaşmaya başlar. Mide gâiyyeti… Çürüme, gastronomiden ayrılamaz.
Gerçeğe inanan saf; inanmayansa ahmaktır. Tek doğru yol usturanın ağzından geçer.
-Saçma- eylem en yüksek özgürlüğün ifadesidir.
Yaptığımız bir şey ummayı bırakır.
En büyük hayallerden birisi hayatın ölümün esiri olduğunu unutmaktan ibarettir.
Düşünmek, bir yıkıma hazırlanmaktır.
Barbarlığın yurt özlemi uygarlığın son kelimesidir; hatta kuşkuculuğun.
Mutluluğun belirtileri: canlılık, berraklık, temizlik, duruluk.
Derebeylik döneminde köleler katedralleri inşa ediyordu; özgür oldular, artık korku inşa ediyorlar.
Cani bir ruhu olmayan bir şehirli düşünebiliyor musunuz?
Bu beden ‘işkenceci’ kelimesinin ne anlama geldiğini anlamamıza yardımcı olmuyorsa neye yarar?
Bütün ümitsizlikler Tanrı’ya bir ihtardır.
Özgürlük, şeytani bir ahlâk yasasıdır.
Olağanüstü olansa, her günün bize yok olmak için yeni bir neden sunmasıdır.
Cehennem, sonsuzluk için zamana mahkûm edildiğimiz bir yerdir.
Can sıkıcı bir insan canını sıkmayı beceremez.
Antik Çağ Filozofları arasında, insanları aşağılamayı en iyi bilen belki de Epikür’dür. Övmek için iyi bir neden.
Yaşayan her şey kendini gösterir ve bir arzu içinde kendini inkâr eder.
Freud’dan her zaman kuşkulansam da, onu dikkate alan babam olmuştur: anneme rüyalarını anlatır ve böylelikle bütün sabahlarımı berbat ederdi.
Fikirler ölü ezgilerdir.
Selamet kişi zamirinin ortadan kalkmasıdır.
Bir yazar için ana dilini değiştirmesi, bir sözlükle aşk mektubu yazmasına benzer.
Bir ülke üzerinde değil, bir dil üzerinde yaşıyoruz. Bir yurt bundan başka bir şey değildir.
Öngörü hayata karşı bir aşıdır.
Hiçbir şey gösterişsiz değildir, bir cesedin görünüşü bile.
Ölüm; herkesin bildiği bir ağırbaşlılık.
Bir şeyin kaynağına dönme isteği, ölme arzusunu derinleştirir.
Hayat, Tanrı’nın bir takma adı mı?
İnsan ölümü kabullenir, ama ölüm ‘an’ını kabullenemez. ‘An’sızın ölmek, ölmek zorunda olmaktan daha büyük bir meçhuldür.
Her şeyin kökü kazınmalı, intiharın bile.
Ne zaman: Tanrı! diye feryat etsem, feryadımın boşluğu var oluyor. Bu kâfi: daha fazla ne isteyebilirim?
Sırlarımıza saplanıp onları deştikçe; sıkıntıdan huzursuzluğa, huzursuzluktansa korkuya hapsoluruz. Kendini bilmek her zaman pahalıya mal olur. Bilmek, anlıktır. İnsan dibe vurduğunda yaşamaya artık tenezzül etmez. Bilinen bir evrende hiçbir şeyin anlamı yoktur, bu delilik olmasa da.
Olmayı yadsıdığımız birisi kadar asla olamayız.
Kimse doğum felaketinden kurtulamaz, hepimiz büyük bir yara alırız. Böylelikle bir gün iyileşme ümidiyle hayatı kabul eder, sıkıntılara katlanırız. Yıllar geçip gider, yaranın izi hâlâ yerinde kalır.
Normal görünmek veya sağlığımızı koruyabilmek için kendimizi olgunluğa değil çocukluğa uydururuz. Yeryüzü tarafından ihanete uğrar, gözyaşı dökmek isteriz. Nedir bu yüreklilik göstermeyip de acınacak hâlimizi istemek?
Esrik arzularınızla mest olun. Bıkkınlığı, çaresizce vazgeçiş eğilimlerini, dönüşsüz ayrılıkları unutun. Perişanlığa, çetin anlara gardınızı alın, varlığınızın yollarını kapatanlardan sakının.
Düşüncelerin Alacakaranlığı, Hiçliğin Doruklarında
Dünün mazlumları, yarının zalimleridir.
“Yakın” kelimesinin büyük bir şehirde anlamı yoktur. O daha çok insanların birbirini yakından tanıdığı, huzur içinde birbirlerini sevdikleri ve nefret ettikleri taşra toplumlarına özgü bir kelimedir.
Her birimiz düşüncelerimizi ve eylemlerimizi etkileyen en gizli arzuyu itiraf etse, herkes “övülmek istiyorum” derdi.
Mutsuzluk tam olarak şiir hâlidir.
Kendimizi ne kadar değersiz görürsek başkalarını o denli incitiriz. Hiçliğimizin varlığı bizi aydınlattığında artık bizim için bir anlam ifade etmezler. Başkalarını kendimizde bulduğumuz ölçüde onlara gerçeklik atfederiz.
Ölüm, alacakaranlıksız bir sondur.
Her şeyden sıyrılırız, ama bu sefer de özün içinde ölürüz.
Unutmayalım: Felsefe acıları ve sıkıntıları gizleme sanatıdır.
Aşkın hayatta yeri yoktur: bundan dolayı kadınların parfümünde mezar çelenklerinin ölü kokusu vardır.
Her an varlığın sınırlarında olun.
Varlık; hiçbir anlamı olmayan büyük bir oluş.
Ben ve hayat: ölümde kesişen iki eşit çizgi.
Yaşlılık kesinlikle yaşamış olmanın bir cezasıdır.
Hayatın hiçbir anlama sahip olmaması bir yaşama sebebidir. – aslında tek sebep.
İntihar ‘her selamet fikri gibi’ dini bir pratiktir.
Biçim, aklın mimarisidir.
Neden intihar etmiyorum? Çünkü ölüm de hayat kadar midemi bulandırıyor.
Zaman, sıkıntının haç üzerinde bizi çarmıha germesidir.
Yarının putperestliğinde yaşayanların geleceği yoktur.
Hepimiz her anın bir mucize olduğu bir cehennemin dibindeyiz.
Melankoli deniz kıyısındaki müzik, dağların tepesindeki vecddir.
Aile kurmak bana imparatorluk kurmaktan daha kolay gelmiştir.
Dünyaya getirmek istemediğim çocuklar, bana borçlu oldukları mutluluğu bir bilseler.
Avrupa karanlığa gömülse, Fransa mezarında güle oynaya yatar.
Gülünçlük büyük bir üzüntünün nezaketidir.
Gündoğumunun ilk işi: kendinden utanmak.
Özgürlük kelimesinin bir anlamı varsa, bu da yalnızca kendine sadakattir.
Lirizm değerlerin kanla, ateşle, hakikatle yazıldığı barbar bir ifadedir.
Hastalığın gizli arzusu herkesin hasta olması; can çekişeninkiyse herkesin can çekişmesidir.
Başkasına kıymamak için her birimiz kendimize mutsuzluğu seçeriz. Mutsuz olmak, mutsuz etmekten bin kat daha iyidir.
Deniz manzarası Buda’nın öğretisinden daha etkileyicidir.
Amacım şeyleri sahip oldukları kadar görmek. Bir amacın tam tersi…
Cennet: insan yokluğu.
Dâhilikle değil, yalnızca ıstırapla kukla olmayı bırakırız.
En büyük sanat kendinden üçüncü şahıs olarak bahsetmeyi bilmektir.
Yalnız olup acı çekenler mutluluklarını tanımazlar.
İki şey beni her zaman güçlü bir histeriye saplamıştır: çalışan bir kol saati, çalışmayan bir kol saati.
Beşeri münasebetleri ciddiye almak birtakım gizli zayıflıkların belirtisidir.
Kuşkucu, şeytanın yeisidir. Kimsenin uzlaşamadığı kuşkucu ne iyiye ne de kötüye yardımcı olur. Hiçbir şeyle anlaşmaz, kendisiyle bile.
Sağlıklı olmak duyar-sızlaşma ve gerçek-dışılığa bir bakıştır. Acı çekmeyi bıraktığımızda, var olmayı da bırakırız.
Bilgi bir felaket; bilinçse hayatın kalbinde açık bir yara.
Gün ağarırkenki aydınlık, gerçek aydınlıktır; Ne zaman bunu tefekkür etsem, -Başlangıç-ın temaşasına şahitlik etme fırsatını sunan karanlık gecelerime teşekkür ederim.
Haldun Bayrı, Metis
Kurban; hayatı ölümden kurtarmak için bir teşebbüs.
Hiçbir şey olmadığında bile, her şey bana fazla gelir.
Dakiklik, titizliğin başka bir çeşidi. Dakik olmak için, bir suç işleyebilirdim.
Son yapraklar dans ederek yere düşüyor.
Kendimi ciddiye alıp almadığımı bilmek benim için imkânsız. İlgisizliğin felaketi, ilerleyişiyle kestirilemez. Bir çölde ilerleriz ama nerede olduğumuzu asla bilemeyiz.
Şeytanla uzlaşmayanın yaşamak için hiçbir sebebi yoktur.
Her birimiz feleğin çemberine sıkı sıkıya tutunuruz.
İster neşeli ister somurtkan olsun, bir kalabalığın karşısında ümitsiz bir tiksinti vardır.
Ne kadar uzağa gidersek gidelim, her yere varlığın ya da ‘insan olmuş olma’nın aşağılığını götürürüz.
Kıyafetler dinlerden daha çok kendini kabul ettirmiştir.
Genç ölmeyen her kimse, bundan er ya da geç pişman olacaktır.
Dünyayı harekete geçirmek için tembelliği yaymak gerekir. Tembel birisi, çalışkan birisinden daha fazla metafizik endişesine sahiptir.
Ölümünü istemediğim kimse yok.
Yalnızlık boğazımı öyle bir sıkıyor ki kısa görüşmelerde bile çarmıha geriliyorum.
Bir bilge kendisi olmamışsa onun yolunu takip etmek, yoldan çıkmak demektir.
Kitap yayımlamak bir evlilik ya da bir cenaze gibi benzer bir hüznü taşır.
Hayatı kökünden söküp atmak, çürümüş köklerin özsuyunu biriktirmekten daha iyidir.
İnsanlar arasında ölümü en az düşünen kahramanlardır. İçgüdüsel olarak hiç kimse bunu ummaz, hâlbuki ölüm onlar kadar gerçektir. Bu paradoks kendi biçimini gözler önüne serer: ölüm duygusu olmadan ölme arzusu.
Tarih, günlük olayların ve felaketlerin büyük gösterisidir.
Var olma bilincini taşımayan insanları ortadan kaldırmak gerekir.
“Ben” dinin dindirmeye çalıştığı acıdan beslenen bir sanatın eseridir. İnsanın kendi sanatçısı olmasından başka bir asaleti yoktur. Küçüklüğünün güzelliğini acı içinde inşa eder, kendini tüketerek de muhtevasını yok eder.
Ne kadar tahammül edersek daha az şikâyet ederiz. Tahammülsüzlük hiçbir cehennemin içinden geçmemenin belirtisidir.
Eylemlerimizi yadsıma ve kendimizi küçük görmeyledir ıslah oluşumuz.
Hiçbir şeyin olmadığını anladığımızda, kurtuluruz. – ebediyen.
Kendine düşkünlükten sıyrılmak acil bir ihtiyaçtır.
Yeryüzünde parıldayan, ilginç diye tarif ettiğimiz her şey sarhoşluğun ya da cahilliğin bir meyvesidir.
Aşk bir boğulmadır.
Fransızcadan Çev.: Ali Hasar
[Ayraç Dergisi 50/51. sayısında ve 1 Aralık 2013'te Heyula Eleştiri'de yayımlanmıştır.]
***
Cioran, Emil Michel (1987). Aveux et Anathèmes, Paris, Gallimard
Cioran, Emil Michel (1993). Bréviaire des vaincus, Paris, Gallimard
Cioran, Emil Michel (1997). Cahiers: 1957–1972, Paris, Gallimard
Cioran, Emil Michel (2009). De la France, Paris, L’Herne
Cioran, Emil Michel (1986). Des larmes et des saints, Paris, L’Herne
Cioran, Emil Michel (1990). Écartèlement, Paris, Gallimard
Cioran, Emil Michel (1990). La Chute dans le temps, Paris, Gallimard
Cioran, Emil Michel (1991). Le Crépuscule des pensées, Paris, L’Herne
Cioran, Emil Michel (1992). Le livre des leurres, Paris, Gallimard
Cioran, Emil Michel (1992). Le Mauvais Démiurge, Paris, Gallimard
Cioran, Emil Michel (1990). Sur les cimes du désespoir, Paris, L’Herne
Cioran, Emil Michel (2008). Transfiguration de la Roumanie, Paris, L’Herne

29 Ağustos 2013

Abderrahmane Sissako Röportajı

Film çektiğiniz için mutlu musunuz ya da anlaşılmak için film çekmek zorunda olduğunuzdan dolayı bir üzüntü hissediyor musunuz?

İster istemez mutluyum. Ama mutluyum demekten çekiniyorum. Bu başka bir şey çünkü. Film çektiğim için memnunum diyebilirim. Bir çeşit sözü yerine getirme gibi. Bir gerçek olsa da adaletsiz bir durumu daha çok metaforik bir dille anlatmayı, ona dikkat çekmeyi seviyorum. Bunu yaptığınızda, işlediğinizde bir memnuniyet duyabiliyorsunuz.

Kendinizi ifade etmek için neden sinemayı seçtiniz?

Filmlerimde bir dava şeklinde anlatılan; gerçek bir sorgulama güdüsü, birtakım hususları hakkaniyetle, olduğu gibi anlatma ve çözüme kavuşturma esasında. Davayla belli şeyleri anlatabilmek için siyasi bir bilincin ve siyasi bir ihtiyacın olması gerektiğini söylüyorum. Oyuncu ya da yönetmenseniz, yapmanız gereken ilk şey başkalarıyla iletişim içinde olmanızdır. Böylelikle, insanları onların bakış açılarını değiştirmeden ama onlara bir fikir katarak kendinize doğru çekebilirsiniz.

Ben bu toplumda yaşıyorum. Ama bu toplumun dışındayım. Avrupa’da adaletsizlik sadece ekonomik ve siyasi cephede yok; insanların mevcut hâle baktığında da pek adil olduğunu düşünmüyorum. Avrupa öyle ya da böyle küçülüyor. Hâliyle kendini beğenmişlik, üstünlük duygusu ortaya çıkıyor. Ben bunu yaşadım, yaşıyorum. Bundan dolayı da en azından gerçek olan bir bilincin varlığını gösterme niyetindeyim. Başınıza gelen bir şey önemlidir, başkalarına ne yaşadığınızı bilen insanlar olduğunuzu anlatmak da.

Bu mücadelede Mali’nin bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Özel bir nedeni olduğunu diyemem. Mali’nin şu avantajı var; daha çok bir kıta ülkesi, ulus devlet olma özelliğine sahip. İnsanları yoksulluğa rağmen huzur içinde yaşamaya çalışıyor. Zaman zaman ülkenin kuzeyiyle bir uyuşmazlık yaşansa da bu sorunlar barış içinde çözülüyor. Bu, ülkeyi ayakta tutan bir şey. Mali son on iki yıl boyunca bir demokrasi testinden geçti, bir anlamda başarılı oldu. Ne yazık ki, bu durum insanların yaşamlarını çok değiştirmedi. Ama istikrarlı demokrasi anlayışı -hayal de olsa- bir dava bilincini ortaya koydu.

Sinemayı araçsal bir unsur olarak kullanıyorsunuz. Bu isteğinizden biraz konuşalım.

Sinema aynı zamanda bir şeyleri örtmek, gizlemektir. Böyle yaptığımı düşünsem hemen bunun açığa kavuşmasını sağlardım. Zira somut delillerden doğan bir veri var önümüzde. Benim için, yaşananlara tanıklık eden bir sivil toplumu göstermek önemli. Bu da çekilecek filmin esas noktasını oluşturuyor.

Teknik olarak kamera olmasaydı mahkemede bir sanık kürsüsünde davanın şahitliğinde bulunmanın nasıl bir duygu olduğunu bilemeyeceğimizi düşünüyorum. Kurgu gerek avukat gerekse hâkimleri oynayacak oyuncular açısından farklı bir kadroya ihtiyaç doğuruyor. Bunun yeterince karmaşık ve gerçeğe çok da uygun olmadığını düşündüğümden beri normal hayatta avukat ve hâkim olan kişileri tercih ediyorum. Böylelikle teknik bir detayı yerinde kullanmış olabiliyorum.

Kurgu, bilhassa avukatların savunmalarında, oldukça karmaşık değil mi?

Sahnenin kurguya biraz daha kolaylık sağladığını düşünüyorum. Kamera açıları farklıydı, mahkemedeydim, aynı zamanda mahkeme heyetinin karşısında sanık kürsüsünde. O anları birkaç şekilde yönetebilirdim. Mahkeme salonundan çıkabilir, dışarıda koltukta oturabilirdim. Bu imkânım vardı. Kaldı ki bu sekanslar daha sonra da çekilebilirdi.

Bamako’nun söz üzerine bir film olduğunu söyleyebilir misiniz?

Bamako’nun sözün bütün anlamını yansıtan bir film olduğunu söyleyebilirim. Daha doğrusu sözlü bir kültüre ait. Ben böyle bir kültürde doğdum. Ama ne yazık ki daha çok yazı kültürüne dayanan batı tarafından hor görülebiliyor. Yazı kültürü güçlüdür, derindir, iz bırakırsınız, ondan etkilenirsiniz. Ama sözlü kültür de farklıdır, o da güçlüdür, izler bırakır. Henüz söylenmeyen şeyler vardır. Ben hep bunun bilincine sahiptim. Çünkü bir anda, kalpten ve içten gelen şeyler bunlar. Sanık kürsüsüne çağrıldığınızda –oyuncu olmadığınızı varsayalım- doğruları söylersiniz, yalan söylemeniz neredeyse imkânsızdır. Sessizliğinizden çıkacak bir şey insanları şaşırtabilir. Avukatlar için bunun metnin bulgularına ve düşüncelerine yön verdiğini düşünüyorum. Ki ben böyle bir şeyi yazamam. Kimseye kalkıp da “işte bunun söylediği bu, seni kışkırtan şey şu, işte senin söylemen gereken kelimeler bunlar” diyemem. Her avukatın, her hâkimin bir duyguya, gerçeklik bulgusuna yön veren bir yol içerisinde olduğunu söyleyebilirim.

Filminiz çıkış noktanızla örtüşüyor mu?

Evet. Bir filme bakışım -ki ben bu işi yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim- onun eksik bir eylem olduğu yönünde. Sinema ve genel bir oluşturma biçimi belirli bir tamamlanma üzerine inşa edilmiyor, çünkü başka bir zamanda ya da final bölümünü incelediğinizde diyelim, düşündüğünüz ve istediğiniz şey gözünüzde gerçeğe uygun olarak tekrardan canlanabiliyor. Çünkü bir duygu var, farklı şeyler algılanıyor ve karşınızda bu sefer tek başına bir gerçeklik ayakta duruyor. Bana göre bu başkasının yüzüne vurulmayan bir sinema. Çağrıda bulunan bir sinema. Sinema eğer bir başkasının özgürlüğüne çağırıyorsa sinemadır. Çünkü bir film çeken de bir kitap yazan da o filmi izleyen ya da o kitabı okuyandır aynı zamanda; yani eşitlik. Film izlemek, onu yorumlamak ayrı bir oluşturma ve düşünce eylemidir.

Neye eğildiysem o anlatıldı. Bir başka deyişle, neredeyse hiç söz hakkı verilmeyenlere bir söz hakkı tanıdım, insanın kutsal bir varlık olduğunu hatırlattım. Kıta Afrikası’nda olanlar ortada. Yoksulluğa, sefalete rağmen insanlar yıllarca adaleti ayakta dik durarak istedi. Bakınız, söz barışçıl bir eylemdir. Onunla içinizi düzeltirsiniz. Karşımızda duranlara son çağrılardan biriydi tüm bunlar. Karşımızdalar çünkü güçlüler, çünkü zenginler. Çünkü zengin olmak için başkalarını soyup soğana çevirdiler.

Bu bilincin üzerinde sıklıkla durulması gerektiğine inanıyorum. İnsanların bir kısmı güçlü, kurnaz ve onur kırıcı. Daha güçlü ve daha zengin olmak için yok ediyorlar. Bugün geldiğimiz nokta, çarktaki son aşama. Belki her nesil bunun farkında. Benim anlatmaya çalıştığım bir döngüyü yaşadığımız; herkesin birtakım hassasiyetleri göz önünde bulundurması, yarının dünyasını zarara uğratmadan biraz daha adil kılabilmesi için bugün neler yapması gerektiğini kendisine sormasıdır. Bu önemli, çünkü siyasetçiler bununla ilgilenmiyor. Siyasetin gedikleri kapatabileceği bir noktaya gelmeliyiz. Sanırım, bunun için ellerinde yeterince imkânları var.

Diğer yönetmenlerin yolunuzu izlediklerini düşünüyor musunuz? Kendinizi gözden geçirdiğiniz oluyor mu?

Film çekerken, kendimi bir öncü ya da sözcü olarak görmüyorum. Film belki de bu şekilde ortaya çıkıyor. Başkalarına Bamako gibi film çekmelerini söylemek için kendimi hâlâ yetersiz buluyorum. Bunun olması gerektiğine de inanmıyorum. Buna karşılık bir filmin daha çok bilgilendirmesi, filmin ötesinde diğer iletişim araçlarının hizmet etmesi –iletişim araçları önceden de hizmet ediyordu, belki de sinemanın bu soruyu kendi tekeline alması- önemli. Ama bu filmde olan hiçbir şey yeni değil. Her şey yazarlar, gazeteciler, ekonomistler tarafından yazıldı, çizildi. Şayet duyarlı insanlar çıkıp aşılması gereken bir savaş var ve her şeyi yapalım derse, ancak o zaman bütün bunların mutlu bir seyircisi olabileceğimi düşünüyorum.

Söylemek istediğiniz başka şeyler var mı?


Bu filmde ortak bir sorumluluğun altını çizdiysem; kendimizden, sorumluluklarımızdan az bahsetmişimdir. Gündeme çok düşmedi. Ama çok da gündem olmasını istemedim. Zira, kat etmem gereken başka yollarım var.

Fransızcadan çev.: Ali Hasar


22 Mayıs 2013

Aida Begiç Röportajı

Saraybosna’da doğdunuz ve büyüdünüz. Sizi Bosna’nın doğusunda bir taşra hikâyesini çekmeye iten şey neydi?

Savaştan sonra, birçok insan ya ailesini ya da yakınlarını kaybetmiş bir şekilde bulundu. Bu kadınların çoğu köylerde yaşıyordu. Bosna zaten köylerden, küçük şehirlerden ve Saraybosna gibi bir büyük şehirden oluşan bir ülke. O günlerden bugüne, kadınlar eşlerinin ve çocuklarının ölüm haberlerini aldılar ve tek başlarına kaldılar, iki yüzyıl önceki durumu tekrardan yaşadılar. Kendime hangi noktada onlar için yıkımın başladığını hep sormuşumdur. Büyük bir çoğunluğu ataerkil bir çevrede büyüyor, hem korunuyorlar hem de bir nevi göz önündeler. Maneviyatlarını güçlü tutmak zorunda oldukları gibi, bu değişen yaşama da ayak uydurmak zorundalar. Benim için, Snijeg’deki bu küçük topluluk gösterişli dış dünyadan tecrit edilmiş. Tecrit, böyle anlarda ilişkileri daha içten yapıyor. Çünkü, Saraybosna kuşatılırken bunu yaşamıştım, biliyorum. Ama tecritin dış kuvvetlerce yalan ve ihanet ürettiği gerçeği de var. Ben filmimde korkunç, sarsıcı geçmişe rağmen hayatın devam ettiğini göstermek istedim, politik yaklaşmadım.

Film bir aile buluşması, toplantısı olarak başlıyor. Onları aynı ailenin fertleri olarak görüyoruz, bir köyün değil.

Bir bakımdan, aileler. Bu filmle ilgili araştırmalar yaptığımda aynı acıyı yaşamış birçok kadınla tanıştım. Bunlar içlerinde birbirlerini en iyi anlayan insanlar. Bir başkasının acısını hissetmek çok zor. Zamanımızın çoğunu artık bu duyguyu yaşamayarak geçiriyoruz. Bu karakterler birlikteyken kendilerini güçlü hissediyorlar, çünkü anılarını paylaşıyorlar, kaybettikleri yakınları hakkında konuşuyorlar, onların varlığını, kalbini unutmuyorlar. Bu kadınlar, yetim çocuklarla da ilgileniyorlar, onlara bakıyorlar. Bu zaten en güçlü duygu. Ailenin ve birlikte olmanın önemi Batı toplumlarında artık bir şey ifade etmiyor, Bosna’daysa biz bu değeri hâlâ sürdürüyoruz.

Kadınların yaşadığı bu özel durum onları ataerkillikten uzaklaştırmıyor mu?

Onlar yalnızca kadınlar arasında yaşamayı seçmedi, mecbur bırakıldı. Sırp Ordusu’nun neler yaptığını bilirsiniz: Bosnalı müslüman erkekleri, kadınlar tek başına kalsın ve onların hayatını mahvolsun diye bilerek öldürdüler. Savaşların çoğu böyledir. Diğer taraftan, ataerkillik hâlâ devam ediyor. Her ne kadar onlar erkekler olmadan hayatlarını kazanmaya devam etseler de, ayakta dursalar da bu normal olan bir şey değil. Erkekler, kadınların bir eli gibidir, onlar olmadan yaraları kabuk bağlamaz.

Çekim yerlerini nasıl buldunuz?

İki yıl boyunca araştırma yaptık, Bosna’nın her tarafını gezdik. Bir köy inşa edecek kadar paramız yoktu, köylerin çoğu harabeydi, yakılmış, yıkılmıştı. Böyle yerlerde çekmek neredeyse imkânsız gibiydi, tehlikeliydi de. Sonra, Bosna’nın doğusunda bir yer bulduk, Bosna katliamının gerçekleştiği yerlerden birisiydi. Bizim hikâyemize uygun düşen bu köyü bulmuştuk, inanılmazdı. Ben ve arkadaşlarım bundan çok etkilendik.

Peki, oyuncuların doğaçlaması? Hangi durumda senaryoya bağlı kalınmalı?

Senaryomuz biraz ağırdı. Tam olarak 30 çekim günümüz vardı ve filmi 5 haftada çektik. 10 ek sahne vardı, çekme lüksümüz yoktu, montaj aşamasında bunları kestim. Her şey önceden hazırdı, hangi sahnenin hangisinden sonra geleceğini biliyordum. Oyuncular, senaryonun son şekline bağlı kalmadılar. Çekimlerde doğaçlama oynadılar. Bu açıdan serbest olmalarını, işin teknik kısmına çok takılmamalarını söyledim. Bu hissi yaşamak ve vermek için de çoğu yerde omuz kamerası kullandım.

Aynı zamanda birçok karakterle ilgileniyorsunuz. Onların tek tip olmalarının önüne nasıl geçtiniz?

Bu sorunun tek bir yanıtı yok, savaş sonrası Bosna’daki durumla ilgili. Çok soru var ama yanıtları az. Bundan dolayı amacımız Bosna’daki sorunlara eğilmek ve yaşama imkânlarını aralamaktı. Bazen bir günü birbirine karşıt düşüncelerle geçirebilirsiniz. Sabah, bu ülkeyi terk etmek zorunda olduğunuzu düşünürsünüz, çünkü her şey korkunçtur. Öğleden sonra, buraya bağlandığınızı, onun dışında hiçbir yerde yaşayamayacağınızı anlarsınız. Çok zıt ve karışık. Her birimizin içinden geçen bu ikilem hakikatte bir yola zemin hazırlıyor. Bosna’daki herkes bir filmin konusu olabilir. Bu yüzden karakterler üzerinde mümkün olduğu kadar bir ciddiyetle düşündük ve onlara tek bir açıdan yaklaşmadık. Sabrina örneğin, bir yabancıya âşık ve bu çukurdan, köyden kaçmak, kurtulmak istiyor. Sonra, Alma. Alma da köyde kalmak istiyor. Bu köyde bulduğunu Bosna’da başka bir yerde bulamayacağını kendine inandırmış. Dış dünya gülistanlık değil, yurdunuzun dışında yaşamak gerçekten de çok zor.

Ana karakteriniz Alma diğer kadınları köyde kalmaya ikna etmeye, evleri ve köyü yeniden inşa etmeye çalışıyor. Alma’nın mizacı sizin yönetmenlik fikriyatınıza çok uyuyor.

Alma savaş öncesinde genç yaştayken evlenmiş, eşleriyle bir ya da iki yıl beraber olabilmiş diğer kadınlar gibi. Savaş onların eşlerini öldürdü. Bu kadınlar çok genç ve öldükleri eşlerine hâlâ sadıklar, ama bir yandan da yaşama tutunmak zorundalar. Yakın geçmiş ve geleceğin çarpıştığı bir gençlik yaşıyorlar. Alma biraz böyle birisi. Rüyalarının gerçek olabileceğini zannedecek kadar güçlü. Bu noktada onunla aynı hisleri paylaşıyorum. Ben de Bosna’da çok güzel şeylerin olduğunu düşünüyorum ve eğer imkânlar tanınırsa, ülkemizi yaşanılabilir bir refah ülke seviyesine çıkarabiliriz. Ama çok çalışmalı, rüzgârda savrulmamalı ve direncimizi yitirmemeliyiz. Snijeg, küreselleşme üzerine de bir hikâye, çünkü Avrupa’da yaşayan bizler bu ikilemlerle sürekli olarak karşı karşıya geliyoruz. Ruhunuzu satarak zahiri hayatınızı güzelleştirmek mi istersiniz? Ya da, rüyalarınızı onların birer kâbus olduğunu bilerek yaşamak mı istersiniz? Bu tip sorular, her Avrupalının hatta dünya vatandaşının günümüzde kendine sorduğu sorulardır. Bu bağlamda, Alma’nın köyü satın almak isteyen adamların teklifine tepkisi yaşadığımız zalim, maddeci ve kapitalist dünyada nasıl kimlik korunacağı sorusuna muhtemel cevaplardan birisini oluşturuyor. Eğer bu yollarda ayakta durmazsak, önce bizi ve yaşamımızı anlamlı kılan maneviyatı yok edecekler; sonra tepkisiz, ne olduğu bilinmeyen, zavallı ve gülünç bir insan diye bizlerle alay edecekler.

Neden bu iki Sırp adam köyü satın almaya çalışıyor?

Bu Bosna’da her zaman olan bir durum. Bosna, Avrupa ya da Uluslararası sermaye ticareti için vazgeçilmez bir yer. Kara para, inanılmaz boyutlarda rüşvet hâkim, pek çok yabancı bu tip şeylerle uğraşıyor. Bu iki Sırp, kadınların bu suçlara şahit olduğunu biliyorlar. Hiç kimse savaş sırasındaki ölümlerin bununla ilgili olduğunu bilmese de, onlar bunun böyle olduğunu gayet iyi biliyorlar. Nihai amaçları onları birbirinden ayırmak. Bugün, Bosna Sırp Cumhuriyeti’nde (Bosna’nın doğusu) savaş sırasında yurtlarından sürülenleri (Müslümanlar ve Hırvatlar) kendi topraklarına geri dönmesini amaçlayan açılım oldukça başarısız. Çünkü bu insanlar memleketlerine döndüklerinde aşağılanıyorlar, hakaretlere maruz kalıyorlar ve de tehdit ediliyorlar. O yüzden kimse dönmek istemiyor.

Bosna’nın bu bölgesinde etnik ve dini olarak birbirinden farklı insanların birlikte yaşayabileceklerine inanmıyor musunuz?

Bilmiyorum, çok zor. Srebrenica gibi bir yerde bile, kadınlar için geri dönmek hiç kolay değil; dönmeyecekler, bütün dünya bir soykırımın olduğunu ve yalnızca bir günde 10.000 erkeğin katledildiğini bilse de, Radovan Karadzic yakalansa da. Ki Ratko Mladic gibileri de hâlâ serbest. Bu savaş suçluları sokaklarda rahatlıkla dolaşıyor, ve kadınlar onları tanıyor; onların ırzına geçen, işkence eden erkeklerle karşılaşıyor. İçlerinde polisi, hükümet erkânından insanlar bile var. Hâliyle kadınlar da tüm bu yaşananlardan kurtulmaya çalışarak evlerine çekiliyorlar.

O zaman Bosnalı yetkililer de bu sorumluluğu paylaşıyor.

Elbette, hiçbiri bu kadınlarla ilgilenmiyor. Tam olarak sosyal bir statüden istifade edemiyor bu kadınlar, yasalarla da korunmuyorlar. Çoğu aktivist, uluslararası çağrılarda bulunup savaş suçlularının La Haye Adalet Divanı’nda yargılanmasını istiyorlar. Ama bu mücadelede yalnızlar. Kimse onlara adil yaklaşmıyor, çünkü onları bir böcek gibi görüyorlar. Tedavi etmek istemeyip gizlediğiniz bir yara gibiler. Unutmadılar, savaş sırasında olup bitenlere dair şahitleri, delilleri var.

Size göre, filmde de geçen 1997’de o dönemin uluslararası camianın takındığı rol neydi?

BM kuvvetleri bütün bu katliamları suç işleyerek izledi, ne olup bittiğini biliyorlardı, ama müdahale etmediler. Srebrenica’da BM’nin bir taburu vardı, Sırpların bu masum insanları öldürmelerine sessiz kalıyorlardı. Görmemeleri imkânsızdı, çünkü birlikleri büyüktü ve bir şekilde onlara yardım ettiler, karşı koymaya tenezzül bile etmediler. Bu olanlarda sadece onların değil, aynı zamanda Bosna’da son üç yıldaki kuşatmayı durdurmak için bir şeyler yapabilecek her Avrupa hükümetinin de payı var. Tepkisiz bir şekilde ölmemizi izlediler. Saraybosna’ya gelen François Mitterand bile havalimanını kapattı. Ordumuzu ambargo altına altılar, onlardan başka kimsemiz yoktu, kasaplık koyunduk adeta. Günümüzde dahi, sokaklarda dolaşan savaş suçlularına karşı bir şey yapmaya yeltenmiyorlar. La Haye Adalet Divanı, oldukça gülünç. 130 insanı katledenler 10 yıl hapis cezası aldı ve 7. yılın sonunda da serbest bırakıldılar. Böyle adaletsiz tutum ve bu derece yanlış kararlar Avrupa’da sağlıklı bir geleceği ne yazık ki temin etmiyor. Kimse yalanlarla ve ihanetlerle yaşayamaz. Srebrenica kadınlarını yok sayamayız, onlar ölse bile mükemmel bir yaşam sürmeyeceğiz. Bu her zaman içimizde onulmaz bir tümör olarak kalacak.

Kadın bir yönetmensiniz, başörtüsü takıyorsunuz. Bu sizin için ne anlama geliyor?

Bu benim seçtiğim bir yol. Başörtülü de başörtüsüz de filmler çektim. Bu gibi durumların siz kadın olduktan sonra hiçbir çekilebilir yönü yok. Başörtüsü takmazsanız, insanların çoğu, bilhassa erkekler, sizi bir et parçası olarak görüyor. Başörtülüyseniz, sizi bu sefer de gerici olarak görüyorlar. Ezildiğinize, eşinizin sizi buna zorladığına ya da birilerinin dayatmasıyla başörtüsü taktığınıza inanıyorlar. Sizin şahsiyetinize saldırıp bunun sizin seçiminiz olduğunu kabul etmiyorlar. Bir çekim ekibi için yönetmenlerinin başörtüsü takan bir bayan olduğunu kabullenmek oldukça zor, çünkü onlara göre böyle kadınlar evde olmalı, yemek yapmalı, susmalı ve de dövülmelidir. Bu müslüman kadınlara karşı oluşan bir önyargı, aynı zamanda onları ezilmiş, geri kafalı, ahmak, hakları yokmuş gibi göstererek yapılan bir propaganda. Ama, hakikat bu değil. Müslüman olsun olmasın, zulüm gören birçok kadın var. Boşnak Sineması’ysa, bu çemberin arasında tıkanıp kalmış.

Kendinizi diğer yönetmenlere oranla nasıl konumlandırıyorsunuz?

Snijeg, geçen yıl çekilen tek Boşnak filmi. Çekilen filmlerin sayısı oldukça az, ama ödül alan iyi filmlerimiz var. Arkadaşlarımın başarısı beni cesaretlendirdiği gibi, filmimin Cannes’da gösterilip ödül alması da onları teşvik ediyor. Saraybosna’da küçük bir grubumuz var, birlikte çalışıyoruz. Ama hükümet farklı sinema projelerimiz için düşük bir bütçe ayırıyor. Bizler, birbirimizi tanıyor, projelerimizden konuşuyoruz. İlk asistanım, okuldan arkadaşımdı. Şimdi bir kısa film çekiyor. İşlerini takdir ettiğim Sırp ve Hırvat yönetmenler de tanıyorum. Benzer konuları ele alıp ortak çalışmalar yapıyoruz. Örneğin, son kısa metrajlı filmimin laboratuar çalışması Hırvatistan’da yapıldı. Ekibimde Sırplar da var. Makyözümüz Slovendi. Birlikte güzel şeyler ortaya koymak istiyoruz, sadece bu.

Son olarak, Snijeg’de kadınların yaptığı konservelerden de bahseder misiniz?


İlk aklıma gelen, besti. Bir erik reçeli, Boşnaklara has. Eriklerin hepsini sadece kaynatıyorsunuz. Ajvar sonra. O da bize özgü. Biberleri, soğanları, patlıcanları koyup hep birlikte pişiriyorsunuz, güzel bir tadı oluyor. Bosna’nın bu iki tat gibi ihraç edebileceği birçok yöresel zenginlikleri var. Ama hem üretip hem de ihraç edebileceğimiz sayıda işletmemiz, fabrikamız yok. Önceden yapıyorduk, ama artık yapamıyoruz. Kimse bunun için ön ayak olmuyor.

Trigon

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Benzer okumalar:

Ademir Kenovic, Savrseni Krug


2011–2017 idea, schola, zâhir âlem