22 Mayıs 2013

Aida Begiç Röportajı

Saraybosna’da doğdunuz ve büyüdünüz. Sizi Bosna’nın doğusunda bir taşra hikâyesini çekmeye iten şey neydi?

Savaştan sonra, birçok insan ya ailesini ya da yakınlarını kaybetmiş bir şekilde bulundu. Bu kadınların çoğu köylerde yaşıyordu. Bosna zaten köylerden, küçük şehirlerden ve Saraybosna gibi bir büyük şehirden oluşan bir ülke. O günlerden bugüne, kadınlar eşlerinin ve çocuklarının ölüm haberlerini aldılar ve tek başlarına kaldılar, iki yüzyıl önceki durumu tekrardan yaşadılar. Kendime hangi noktada onlar için yıkımın başladığını hep sormuşumdur. Büyük bir çoğunluğu ataerkil bir çevrede büyüyor, hem korunuyorlar hem de bir nevi göz önündeler. Maneviyatlarını güçlü tutmak zorunda oldukları gibi, bu değişen yaşama da ayak uydurmak zorundalar. Benim için, Snijeg’deki bu küçük topluluk gösterişli dış dünyadan tecrit edilmiş. Tecrit, böyle anlarda ilişkileri daha içten yapıyor. Çünkü, Saraybosna kuşatılırken bunu yaşamıştım, biliyorum. Ama tecritin dış kuvvetlerce yalan ve ihanet ürettiği gerçeği de var. Ben filmimde korkunç, sarsıcı geçmişe rağmen hayatın devam ettiğini göstermek istedim, politik yaklaşmadım.

Film bir aile buluşması, toplantısı olarak başlıyor. Onları aynı ailenin fertleri olarak görüyoruz, bir köyün değil.

Bir bakımdan, aileler. Bu filmle ilgili araştırmalar yaptığımda aynı acıyı yaşamış birçok kadınla tanıştım. Bunlar içlerinde birbirlerini en iyi anlayan insanlar. Bir başkasının acısını hissetmek çok zor. Zamanımızın çoğunu artık bu duyguyu yaşamayarak geçiriyoruz. Bu karakterler birlikteyken kendilerini güçlü hissediyorlar, çünkü anılarını paylaşıyorlar, kaybettikleri yakınları hakkında konuşuyorlar, onların varlığını, kalbini unutmuyorlar. Bu kadınlar, yetim çocuklarla da ilgileniyorlar, onlara bakıyorlar. Bu zaten en güçlü duygu. Ailenin ve birlikte olmanın önemi Batı toplumlarında artık bir şey ifade etmiyor, Bosna’daysa biz bu değeri hâlâ sürdürüyoruz.

Kadınların yaşadığı bu özel durum onları ataerkillikten uzaklaştırmıyor mu?

Onlar yalnızca kadınlar arasında yaşamayı seçmedi, mecbur bırakıldı. Sırp Ordusu’nun neler yaptığını bilirsiniz: Bosnalı müslüman erkekleri, kadınlar tek başına kalsın ve onların hayatını mahvolsun diye bilerek öldürdüler. Savaşların çoğu böyledir. Diğer taraftan, ataerkillik hâlâ devam ediyor. Her ne kadar onlar erkekler olmadan hayatlarını kazanmaya devam etseler de, ayakta dursalar da bu normal olan bir şey değil. Erkekler, kadınların bir eli gibidir, onlar olmadan yaraları kabuk bağlamaz.

Çekim yerlerini nasıl buldunuz?

İki yıl boyunca araştırma yaptık, Bosna’nın her tarafını gezdik. Bir köy inşa edecek kadar paramız yoktu, köylerin çoğu harabeydi, yakılmış, yıkılmıştı. Böyle yerlerde çekmek neredeyse imkânsız gibiydi, tehlikeliydi de. Sonra, Bosna’nın doğusunda bir yer bulduk, Bosna katliamının gerçekleştiği yerlerden birisiydi. Bizim hikâyemize uygun düşen bu köyü bulmuştuk, inanılmazdı. Ben ve arkadaşlarım bundan çok etkilendik.

Peki, oyuncuların doğaçlaması? Hangi durumda senaryoya bağlı kalınmalı?

Senaryomuz biraz ağırdı. Tam olarak 30 çekim günümüz vardı ve filmi 5 haftada çektik. 10 ek sahne vardı, çekme lüksümüz yoktu, montaj aşamasında bunları kestim. Her şey önceden hazırdı, hangi sahnenin hangisinden sonra geleceğini biliyordum. Oyuncular, senaryonun son şekline bağlı kalmadılar. Çekimlerde doğaçlama oynadılar. Bu açıdan serbest olmalarını, işin teknik kısmına çok takılmamalarını söyledim. Bu hissi yaşamak ve vermek için de çoğu yerde omuz kamerası kullandım.

Aynı zamanda birçok karakterle ilgileniyorsunuz. Onların tek tip olmalarının önüne nasıl geçtiniz?

Bu sorunun tek bir yanıtı yok, savaş sonrası Bosna’daki durumla ilgili. Çok soru var ama yanıtları az. Bundan dolayı amacımız Bosna’daki sorunlara eğilmek ve yaşama imkânlarını aralamaktı. Bazen bir günü birbirine karşıt düşüncelerle geçirebilirsiniz. Sabah, bu ülkeyi terk etmek zorunda olduğunuzu düşünürsünüz, çünkü her şey korkunçtur. Öğleden sonra, buraya bağlandığınızı, onun dışında hiçbir yerde yaşayamayacağınızı anlarsınız. Çok zıt ve karışık. Her birimizin içinden geçen bu ikilem hakikatte bir yola zemin hazırlıyor. Bosna’daki herkes bir filmin konusu olabilir. Bu yüzden karakterler üzerinde mümkün olduğu kadar bir ciddiyetle düşündük ve onlara tek bir açıdan yaklaşmadık. Sabrina örneğin, bir yabancıya âşık ve bu çukurdan, köyden kaçmak, kurtulmak istiyor. Sonra, Alma. Alma da köyde kalmak istiyor. Bu köyde bulduğunu Bosna’da başka bir yerde bulamayacağını kendine inandırmış. Dış dünya gülistanlık değil, yurdunuzun dışında yaşamak gerçekten de çok zor.

Ana karakteriniz Alma diğer kadınları köyde kalmaya ikna etmeye, evleri ve köyü yeniden inşa etmeye çalışıyor. Alma’nın mizacı sizin yönetmenlik fikriyatınıza çok uyuyor.

Alma savaş öncesinde genç yaştayken evlenmiş, eşleriyle bir ya da iki yıl beraber olabilmiş diğer kadınlar gibi. Savaş onların eşlerini öldürdü. Bu kadınlar çok genç ve öldükleri eşlerine hâlâ sadıklar, ama bir yandan da yaşama tutunmak zorundalar. Yakın geçmiş ve geleceğin çarpıştığı bir gençlik yaşıyorlar. Alma biraz böyle birisi. Rüyalarının gerçek olabileceğini zannedecek kadar güçlü. Bu noktada onunla aynı hisleri paylaşıyorum. Ben de Bosna’da çok güzel şeylerin olduğunu düşünüyorum ve eğer imkânlar tanınırsa, ülkemizi yaşanılabilir bir refah ülke seviyesine çıkarabiliriz. Ama çok çalışmalı, rüzgârda savrulmamalı ve direncimizi yitirmemeliyiz. Snijeg, küreselleşme üzerine de bir hikâye, çünkü Avrupa’da yaşayan bizler bu ikilemlerle sürekli olarak karşı karşıya geliyoruz. Ruhunuzu satarak zahiri hayatınızı güzelleştirmek mi istersiniz? Ya da, rüyalarınızı onların birer kâbus olduğunu bilerek yaşamak mı istersiniz? Bu tip sorular, her Avrupalının hatta dünya vatandaşının günümüzde kendine sorduğu sorulardır. Bu bağlamda, Alma’nın köyü satın almak isteyen adamların teklifine tepkisi yaşadığımız zalim, maddeci ve kapitalist dünyada nasıl kimlik korunacağı sorusuna muhtemel cevaplardan birisini oluşturuyor. Eğer bu yollarda ayakta durmazsak, önce bizi ve yaşamımızı anlamlı kılan maneviyatı yok edecekler; sonra tepkisiz, ne olduğu bilinmeyen, zavallı ve gülünç bir insan diye bizlerle alay edecekler.

Neden bu iki Sırp adam köyü satın almaya çalışıyor?

Bu Bosna’da her zaman olan bir durum. Bosna, Avrupa ya da Uluslararası sermaye ticareti için vazgeçilmez bir yer. Kara para, inanılmaz boyutlarda rüşvet hâkim, pek çok yabancı bu tip şeylerle uğraşıyor. Bu iki Sırp, kadınların bu suçlara şahit olduğunu biliyorlar. Hiç kimse savaş sırasındaki ölümlerin bununla ilgili olduğunu bilmese de, onlar bunun böyle olduğunu gayet iyi biliyorlar. Nihai amaçları onları birbirinden ayırmak. Bugün, Bosna Sırp Cumhuriyeti’nde (Bosna’nın doğusu) savaş sırasında yurtlarından sürülenleri (Müslümanlar ve Hırvatlar) kendi topraklarına geri dönmesini amaçlayan açılım oldukça başarısız. Çünkü bu insanlar memleketlerine döndüklerinde aşağılanıyorlar, hakaretlere maruz kalıyorlar ve de tehdit ediliyorlar. O yüzden kimse dönmek istemiyor.

Bosna’nın bu bölgesinde etnik ve dini olarak birbirinden farklı insanların birlikte yaşayabileceklerine inanmıyor musunuz?

Bilmiyorum, çok zor. Srebrenica gibi bir yerde bile, kadınlar için geri dönmek hiç kolay değil; dönmeyecekler, bütün dünya bir soykırımın olduğunu ve yalnızca bir günde 10.000 erkeğin katledildiğini bilse de, Radovan Karadzic yakalansa da. Ki Ratko Mladic gibileri de hâlâ serbest. Bu savaş suçluları sokaklarda rahatlıkla dolaşıyor, ve kadınlar onları tanıyor; onların ırzına geçen, işkence eden erkeklerle karşılaşıyor. İçlerinde polisi, hükümet erkânından insanlar bile var. Hâliyle kadınlar da tüm bu yaşananlardan kurtulmaya çalışarak evlerine çekiliyorlar.

O zaman Bosnalı yetkililer de bu sorumluluğu paylaşıyor.

Elbette, hiçbiri bu kadınlarla ilgilenmiyor. Tam olarak sosyal bir statüden istifade edemiyor bu kadınlar, yasalarla da korunmuyorlar. Çoğu aktivist, uluslararası çağrılarda bulunup savaş suçlularının La Haye Adalet Divanı’nda yargılanmasını istiyorlar. Ama bu mücadelede yalnızlar. Kimse onlara adil yaklaşmıyor, çünkü onları bir böcek gibi görüyorlar. Tedavi etmek istemeyip gizlediğiniz bir yara gibiler. Unutmadılar, savaş sırasında olup bitenlere dair şahitleri, delilleri var.

Size göre, filmde de geçen 1997’de o dönemin uluslararası camianın takındığı rol neydi?

BM kuvvetleri bütün bu katliamları suç işleyerek izledi, ne olup bittiğini biliyorlardı, ama müdahale etmediler. Srebrenica’da BM’nin bir taburu vardı, Sırpların bu masum insanları öldürmelerine sessiz kalıyorlardı. Görmemeleri imkânsızdı, çünkü birlikleri büyüktü ve bir şekilde onlara yardım ettiler, karşı koymaya tenezzül bile etmediler. Bu olanlarda sadece onların değil, aynı zamanda Bosna’da son üç yıldaki kuşatmayı durdurmak için bir şeyler yapabilecek her Avrupa hükümetinin de payı var. Tepkisiz bir şekilde ölmemizi izlediler. Saraybosna’ya gelen François Mitterand bile havalimanını kapattı. Ordumuzu ambargo altına altılar, onlardan başka kimsemiz yoktu, kasaplık koyunduk adeta. Günümüzde dahi, sokaklarda dolaşan savaş suçlularına karşı bir şey yapmaya yeltenmiyorlar. La Haye Adalet Divanı, oldukça gülünç. 130 insanı katledenler 10 yıl hapis cezası aldı ve 7. yılın sonunda da serbest bırakıldılar. Böyle adaletsiz tutum ve bu derece yanlış kararlar Avrupa’da sağlıklı bir geleceği ne yazık ki temin etmiyor. Kimse yalanlarla ve ihanetlerle yaşayamaz. Srebrenica kadınlarını yok sayamayız, onlar ölse bile mükemmel bir yaşam sürmeyeceğiz. Bu her zaman içimizde onulmaz bir tümör olarak kalacak.

Kadın bir yönetmensiniz, başörtüsü takıyorsunuz. Bu sizin için ne anlama geliyor?

Bu benim seçtiğim bir yol. Başörtülü de başörtüsüz de filmler çektim. Bu gibi durumların siz kadın olduktan sonra hiçbir çekilebilir yönü yok. Başörtüsü takmazsanız, insanların çoğu, bilhassa erkekler, sizi bir et parçası olarak görüyor. Başörtülüyseniz, sizi bu sefer de gerici olarak görüyorlar. Ezildiğinize, eşinizin sizi buna zorladığına ya da birilerinin dayatmasıyla başörtüsü taktığınıza inanıyorlar. Sizin şahsiyetinize saldırıp bunun sizin seçiminiz olduğunu kabul etmiyorlar. Bir çekim ekibi için yönetmenlerinin başörtüsü takan bir bayan olduğunu kabullenmek oldukça zor, çünkü onlara göre böyle kadınlar evde olmalı, yemek yapmalı, susmalı ve de dövülmelidir. Bu müslüman kadınlara karşı oluşan bir önyargı, aynı zamanda onları ezilmiş, geri kafalı, ahmak, hakları yokmuş gibi göstererek yapılan bir propaganda. Ama, hakikat bu değil. Müslüman olsun olmasın, zulüm gören birçok kadın var. Boşnak Sineması’ysa, bu çemberin arasında tıkanıp kalmış.

Kendinizi diğer yönetmenlere oranla nasıl konumlandırıyorsunuz?

Snijeg, geçen yıl çekilen tek Boşnak filmi. Çekilen filmlerin sayısı oldukça az, ama ödül alan iyi filmlerimiz var. Arkadaşlarımın başarısı beni cesaretlendirdiği gibi, filmimin Cannes’da gösterilip ödül alması da onları teşvik ediyor. Saraybosna’da küçük bir grubumuz var, birlikte çalışıyoruz. Ama hükümet farklı sinema projelerimiz için düşük bir bütçe ayırıyor. Bizler, birbirimizi tanıyor, projelerimizden konuşuyoruz. İlk asistanım, okuldan arkadaşımdı. Şimdi bir kısa film çekiyor. İşlerini takdir ettiğim Sırp ve Hırvat yönetmenler de tanıyorum. Benzer konuları ele alıp ortak çalışmalar yapıyoruz. Örneğin, son kısa metrajlı filmimin laboratuar çalışması Hırvatistan’da yapıldı. Ekibimde Sırplar da var. Makyözümüz Slovendi. Birlikte güzel şeyler ortaya koymak istiyoruz, sadece bu.

Son olarak, Snijeg’de kadınların yaptığı konservelerden de bahseder misiniz?


İlk aklıma gelen, besti. Bir erik reçeli, Boşnaklara has. Eriklerin hepsini sadece kaynatıyorsunuz. Ajvar sonra. O da bize özgü. Biberleri, soğanları, patlıcanları koyup hep birlikte pişiriyorsunuz, güzel bir tadı oluyor. Bosna’nın bu iki tat gibi ihraç edebileceği birçok yöresel zenginlikleri var. Ama hem üretip hem de ihraç edebileceğimiz sayıda işletmemiz, fabrikamız yok. Önceden yapıyorduk, ama artık yapamıyoruz. Kimse bunun için ön ayak olmuyor.

Trigon

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Benzer okumalar:

Ademir Kenovic, Savrseni Krug


9 Mayıs 2013

Alejandro Jodorowsky Röportajı

El Topo ve The Holy Mountain filmlerinizi birkaç kelimeyle özetleyebilir misiniz?

İkisi de bir karakterin gelişiminin bütünü. Vicdandan ve merhametten yoksun bir haydutun zaman içerisinde, toplum değiştikçe bir değişime uğrayışı söz konusu. The Holy Mountain’de de durum aynı; önce ahlaksızlık üzerinden bir sorgulayış ve sonunda da gerçeği buluş.

Filmlerinizde özellikle The Holy Mountain’de İsevi ya da Budist bir inanıştan ziyade büyülü bir dünya yer alıyor, daha çok simyacı. Hangi noktada inancın düşüncelerinizi şekillendirdiğini söyleyebilirsiniz?

Bakın, sanatçıysanız bir tüme varmaya çalışırsınız, hayatı parçalara bölmezsiniz. Burada bir kafede oturmuş söyleşi yapıyoruz. Din ötede bir yerde, o başka bir şey. Şili’de Opus Dei vardır, askerler; işte nedir, herifin biri vardır, ölmüştür ve üçüncü dünya ülkesi buna ağlar, sızlar; sonra ekonomik ve politik sorunlar, bir yandan eşcinselliğe özgürlük naraları, diğer yandan göç, şiir, endüstriyel sinema, yani anlayacağınız her şey. Bütünü seven bir yönetmen olduğum için filmlerimde dini unsurları görebilirsiniz; sadece dini değil, politik, cinsellik, komik, trajik unsurları da. Dürüst olmam gerekirse, bana etiket vurulmasını kabul etmiyorum, sevmiyorum çünkü.

Yalnızca bir yönetmen değilsiniz, filmlerinizde oynuyorsunuz da, dekorları ayarlıyor, kostümlerle ilgileniyorsunuz. Bunu biraz açıklayabilir misiniz?

Film çekmeye başladığımda kendime şöyle sordum: Ben kimim? Bir yönetmen mi? Hayır. Bir oyuncu mu? Hayır.  Kimim o hâlde?  Evet ben bir şairim, dedim. Bir şair ne yapar? Bir şair ne zaman film çekmişti? Hemen Cocteau ve Pasolini aklıma düştü. Çok yönlü bir sanatçı üzerine düşündüğümdeyse karşıma Leonardo da Vinci çıktı. Kendi kendime, ben bir şair olacağım dedim. Bir şair olarak her şeyi yerli yerinde yapmak zorundayım; düşünmek, yazmak, tasarlamak, çizmek, her şey.

Filmlerinizde Pasolini etkileri görülebiliyor. Decameron, Les Contes de Canterbury, Les Mille et Une Nuits üçlemesi de 1970’lerde çekildi. Bunlardan etkilendiniz mi?

Hayır, aslında kimseden etkilendiğimi düşünmüyorum. O dönemler Western’e ilgi duyuyordum sadece. Mesela; Fando y Lis New York’ta gösterildiğinde pek anlaşılmamıştı. Bana bunun Amerikalılar için oldukça sürrealist olduğunu söylediler. Ama bir western çekeceğim, hepsi de görecek. Şu da var, western çekmeye başladığımda Amerikan Gerçekçiliği’nin tamamıyla dışında bir şey ortaya koyabilmiştim. Bundan dolayı etkilendiğimi sanmıyorum, Sergio Leone’den bile. Leone filmlerinde bir ahlaksızlık teması vardır. Para ya da bir hayat kadınıyla yatabilmek için dövüşen, savaşan haydut tipleri. Başkalarını aldatabilen karakterler güya kahraman. Bence esas kahramanlar böyle değil. Filmlerimde bütünüyle para ya da cinsellik üzerinden bir arayış yok; kendini arayış, insani değerlerin keşfi var. Benim çizgim bu noktadan şekilleniyor. Ben şairane bir yerdeyim, Sergio Leone’yse endüstriyel, fark bu. Bir cüceyi oynattığım için Bunuelci, şişman bir kadına yer verdiğim için Fellinici değilim.

Şiirden söz ediyorsunuz. Sahnelerinize baktığımızda şokun ve zıtlığın bir estetiği gözümüze çarpıyor. Çok zoom var, sonrasında geniş ve yakın planlar arasında sırayla geçiş, derin ve yüzeysel alan hacmi. O dönemlerde bunların farkında mıydınız?

Bir çeşit yöntemim vardı. Tekniği biliyordum. Geniş planlara, yüzlere odaklanmak; yürüyen bir karakterin ayaklarını göstermek bana göre değildi; kamerayla filme çektiğim yer arasına ne gereksiz bir renk, ne bir süs, ne de estetik bir obje koymak istemiyordum. Ayrıca zoom kullanmıyorum. Sizin zoom olarak algıladığınız şey, benim ray üzerinde kamerayla yakınlaşmam. Bir kez zoom kullandım, onun dışında hiçbir zaman kullanmadım. Zoom kullanmak bir şeyleri engelliyor, örtüyor; o zamanlar böyle düşünüyordum. Her şey olduğu gibi, sahte bir şey yok. Şok dediniz. Yani izleyiciyi bir çeşit sarsma. Sinema tarihinde hiç unutmadığım bir sahne var, Bunuel’in Bir Endülüs Köpeği’nde gözün kesildiği o meşhur sahne. Kendi kendime şöyle dedim: bunda bir şey var, evet ben bunu gördüm, güzel mi çirkin mi, iyi mi kötü mü olup olmadığını bilmiyorum ama unutmuyorum. Bundan dolayı çeşitli göstergeler kullanmaya başladım. Bir kez görüyorsunuz ama hiç unutmuyorsunuz. Bu benim estetiğimdi.

Filmlerinizde çıplaklık teması var. Çıplak çocuklara ya da iç çamaşırlarıyla dolaşan kahramanlara rastlayabiliyoruz.

Tarot’la da az çok ilgilendiğimden dünyanın çıplak bir kadına sahip olduğuna inanıyorum, yıldız çıplak bir kadına, şeytan çıplak bir karaktere sahip. Sembollerdeki çıplaklık gerçeğe işaret ediyor. Temel gerçekliğe, çıplaklığa. Bundan dolayı bazen çıplaklık temasını kullanıyorum. Çıplak çocuklar diyorsunuz, çıplaklar çünkü bütün cinsiyetler yeşille kaplı. Bu doğanın sonsuz gücü.

Tamamlayıcı yapılar kullanıyorsunuz. Mesela, kameranın önünde karşımıza yığılmış insanlar çıkabiliyor. Bunlar politik mi?

Evet. Franco’nun, Pinochet’nin, Hitler’in, bütün diktatörlerin, CIA’nin, Baltimore gettosunda silahla öldürülen zencilerin bir portresi, dışavurumu.

Sıradışı imgeler de var. Bunlardan birisi de şüphesiz atlar. Kahramanlarınızın atları tımarlanıyor, yemleniyor. Bu hayvanların gerçekten de güzel göründükleri kesin.

Bütün dinlerde atların ayrı bir yeri vardır. Onu süslersiniz, ondan faydalanırsınız, onunla zaferler kazanırsınız. Kahramanın atlara bakışı da onlara ilgisi azaldığında değiştirmesi şeklinde. Mesela, The Holy Mountain’de devamlılığı bozmak istediğim için kahramanım beyaz, sarı, kahverengi atları belirli bir zamana göre değiştiriyor. Bazen de hiç atı olmuyor. Bu da yaşamın daimi değişikliklerini gösteriyor.

Çizgi roman ustası ve yönetmen olmadan önce bir kuklacıydınız ve mim sanatçısı Marceau ile çalışıyordunuz. Oysa filmlerinizdeki diyaloglar oldukça az. Önceki mesleki deneyimlerinizin bunda bir etkisi var mı, yoksa bu yeni ve farklı bir şey mi?

Hayır, benim kararım. Daha çok tasarrufi. Bir diyalog çekiyorsunuz, bu en az üç dakika demek. Sinemanın görsel olduğuna inandım şu ana kadar. Görüntülerle anlatmaya çalıştıklarımı kelimelerle anlatamam. Kelimelere görüntülere hâkim olamadığımda yer veriyorum. Bundan dolayı da kelimeleri en aza indiriyorum. Sinema görseldir, edebiyat değil.

Hem çizgi romanlarınızda hem de filmlerinizde hayvaniyet ve yabanıllık kavramları ön plana çıkıyor. Filmlerinizde hayvanlar çok gösteriliyor, çizgi romanlarınızda da yarı robot, yarı insan kahramanlar.

İnsanlığın hayvanlar ve robotlarla bir bütün içinde olması gerektiği kanısındayım. The Holy Mountain’de her hayvanın ayrı bir anlamı var. Ateistlerin suaygırı... Ruhun tavuskuşunda tecessüm etmesi gibi. Robotlarsa geleceğimizi yansıtıyor. Artık nanoteknolojiye, internetin hızlı devinimine doğru gidiyoruz. İnsanın salt varlığı hem makineleşen hem de hayvanları öldüren bir varlıktır. Aynı şekilde makinelerle iç içe olduğu gibi hayvanlarla da iç içe, karışmış. Ben kendi evimde beş kediyle birlikte yaşıyorum. Kedilerimle ulu ilişkilerim var, onlar benim rehberim. Hayvanlar bir nevi bizim üstadımız, tapılarımızdı.

Filmlerinizde ve çizgi romanlarınızda yer alan kurgu içindeki kurguya eğilelim. The Holy Mountain’in sonunda çekilmekte olan filmi görüyoruz ve siz filmin ekibini gösteriyorsunuz. Alef-Thau’nun sonundaysa çizgi romanın kendisini yapan Alef-Thau gözüküyor. Bu nedir tam olarak, ezoterik bir şey mi?

Simyada şöyle derler: iki yolun vardır. Kuru ve ıslak. Kuru yolda çalışırsın, okursun, tekrardan okursun, dua edersin ve sonunda bulursun. Islak yoldaysa, bekleyip görürsün. Yıllar boyunca bu kuru yoldan geçince zihnim darmadağın oldu diyebilirim. Çizgi romanla uğraşmak zorunda kaldığımdaysa iki-üç gün boyunca kafam durdu, hiçbir şey gelmemişti aklıma. Derken, sabahın üçünde uyandım, o an her şey akıyordu içimden. Bunun için Tanrı’ya şükredip dua ettim. Çünkü bunları yapan ben değildim. El Topo’yu, The Holy Mountain’i bir çeşit yükseliş hâliyle çekmiştim. Yine söylüyorum, bu filmleri çeken ben değildim, en azından bunu biliyordum.

El Topo çekilmesi zor bir filmdi, bilhassa finanse edilmesi. 1970’lerde nasıl karşılandı film, insanlar ne dedi?

Amerika çeşitli efsanelerle doluydu o zamanlar. Midnight Movies’i ortaya koyan kişiydim. Ama çok kötü bir durumdaydım, bitmek üzereydim. Sonra bir gün John Lennon El Topo’yu tanıttı. Lennon beni Amerika’da koruyup kollayanlardandı. Şanslıydım. O tanıtınca film bir çıkış yakaladı. Bütün Amerikalılar El Topo’yu biliyorlar mı? Hayır, hepsi değil. The Holy Mountain de aynı şekilde. Anlamamışlardı, hatta hiç gösterime girmedi. Sadece Avrupa’da başarıya ulaştı. Zaten o dönemler genellikle El Topo’yu sevenler The Holy Mountain’i, The Holy Mountain’i sevenler El Topo’yu sevmezdi. Avangard bir film olarak gördüler, izlediler. Hiç unutmam; Times Meydanı’nda  Le Vent qui nous emporte filminin kocaman bir afişi vardı, sonra o afişin yerini El Topo aldı.

Peki, son olarak bu iki filminiz için neler diyeceksiniz?

Açıkçası hiçbir fikrim yok. El Topo ve The Holy Mountain’i çekmeye başladığımda 37 yaşındaydım. Şimdi 77 yaşındayım. Ama tamamıyla el etek çekmiş değilim. Zihnim öncesine göre daha iyi çalışıyor. Dediğim gibi bir fikrim yok, ama bunu daha çok sürrealist buluyorum. Bu röportajı sizinle yapıyoruz ama bunları söyleyen ben değilim. Ben yaşlı bir hurda yığınıyım, birçok kez kendimi değiştirdim.

Söylemek istediğim bir şey daha var. Bana mim ile uğraştığımı söylediniz. Şu; ben Marceau’nun yazarıydım, pantomimlerini ben yazıyordum. En bilineni Le Fabricant de masques. La Cage’dan sonra ele almıştım. Klasik şeylerdi.

Fransızcadan çev.: Ali Hasar


2011–2017 idea, schola, zâhir âlem