25 Mart 2014

Anna Ahmatova ― Sovyet Edebiyatı


öldüğü sırada
amma değişiyor insan,
bir başka bakıyor gözleri,
bir başka gülüş ilişiyor dudaklarına.
bir ozanın cenazesinden
dönerken dikkat ettim buna.
öldüğü sırada
amma değişiyor insan.

anna ahmatova

Ilya Repin

14 Mart 2014

Eva de Vitray-Meyerovitch ― Zaman ve Tasavvuf Üzerine

Küllü men aleyhâ fân.
Ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram.


Rahman, 26-27.

Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi Dergisi [CNRS] – Eva de Vitray-Meyerovitch, 1956

Pakistanlı şair ve âlim Muhammed İkbal [1] şöyle der: Zaman meselesi mütefekkir ve mutasavvıfların her zaman dikkatini çekmiştir. Şu timsal gibi: Ademoğlu dehre [zaman] sövüyor. Oysa dehr benim, gece ile gündüzü ben çeviririm... [2]

İslâm'ın doğuşundan önce, Eflatun zamanı bütün bir varlık âleminde hareketsiz sürüp giden sonsuzluğun bir resmi ya da gölgesi olarak tanımlamıştı. Sonraları Augustinus olagelen deneyim açısından şu soruyu sormuştu: Gerçekte  zaman nedir? Zamanı açıkça anlatabilecek kadar kim kavrayabilir? Bunu bana kimse sormasa bile biliyorum, ama biri sorarsa nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Şimdiki zaman hep şimdi olsaydı, geçmişte yok olmasaydı; o zaman –zaman- olmaktan çıkıp ebediyet olurdu. [3] Bu bağlamdan hareketle çalışmamızın amacı, Müslüman mütefekkir ve mutasavvıflarda ân kavramıdır.

Genel olarak Müslüman sanatından bahseden Louis Massignon; mimari, musiki, edebiyat gibi verdiği örneklerle müslüman sanatın biçim ve şeklinin süreklilik reddiyle oluştuğunu belirttikten sonra şöyle der: “Müslüman sanatının ortodoksisi: sûretlerin ötesine gitmektir, onları putlaştırmak değil; o bilakis Oluş'a yöneliştir: El Bâkî'ye.” [4] Bundan dolayı da, mütefekkirler hangi açıdan zamana bakarsa baksın zaviyeleri bu görüşten hareket etmektedir.

Massignon'un ifadesi doğrultusunda Müslüman din adamlarına –özellikle Vesileciler- göre, zaman sürekli değildir, tam tersine bütündür, ânların samanyolusudur. Eş'âriyye kelamı mensubu âlimler ilahi kudretin tekvinî ilkesinin atomcu olduğu bir doktrin geliştirmişlerdi. Zamanın ve mekanın ânlardan ve noktalardan oluştuğunu söylüyorlar ve de hareketin imkânsızlığına dair  Zenon'un paradokslarını çürüterek yerine  günümüzde Planck ve Bohr'un kuantum teorilerine benzer tafra ve savt kavramlarını getiriyorlardı.

Zamanın zamandan yoksun, geri dönebilen ve Tanrı'ya varan süreksiz ânlardan müteşekkil bu görüş tarihçiler kadar metafizikçilerde de iz bıraktı. Ebu Cafer Taberî tarihsel olayları birbirinden bağımsız zamanın ânları olarak görüyordu. 

Tarihin konusu haberdir, sözlü kaynaklardır. Tarih Felsefecilerine göre tarih olgusu tektir, kuramsa salt insan aklının ya da muhayyilenin ürününden başka bir şey değildir. Bu dünya görüşü için; filozoflar, din adamları mantıksal düşünce sistemlerinde; Müslüman şair ve mutasavvıflarsa ânın dile gelmezliğinin, kesrette vahdetin varoluşsal mayasında hakikatin veçheleri üzerinde duruyorlardı.
Sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa "Dünya bir andan ibarettir." buyurdu. 
Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasıl durur? Allah'a gelir. Her nefeste dünya yenilenir. Fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilenmeden haberdar değiliz. 
Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir daimilik gösterir. 
Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş hattı gibi görünürse ömür de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür. 
Ateşli çöpü sallasan ateş gözüne upuzun görünür. Bu ömür uzunluğu da Allah'ın tez tez halk etmesindendir. [5]

İslâm tasavvuf düşüncesinin bir özelliği de sistemli çalışmasıdır: anlaşılması pekâlâ güç durumlar yaşanabilir, öyle bir ân birden hissedilir ki halet-i ruhiye nüfuzlu olur. Sufiler agâh oldukları ânlığın kendisinden seyr u süluk'a doğru, ilme yürümeye çalışırlar.

Kişisel olarak vakt ve hâl diye bir temellendirmeye gidebiliriz. Hâl, ruhun içinde bulunduğu vakittir. Sâlik vaktin himayesindeyse değişime uğrar. Vakt, geçmiş ile geleceğin kökünü ortadan kaldırır. İranlı Sufi Ensari hâlin derecelerini 12’ye ayırır: hayret, dilek, susuzluk, şüphe, yokluk, sabır, metanet ve sair. –Batı’da buna belki de denk düşebilecek, Novalis gibi Alman mistiklerinin tanımladıkları hâl [die Stimmung] kavramı mevcuttur: ruhun yankısı, kalbin tezâhürü.



Hulâsa sofi "İbn-al vakit"tir, fakat vakitten de kurtulmuştur, hâlden de. 
Hâller, onun azmine onun reyine mahkûmdur. Hâller, onun Mesih'in nefesine benzeyen nefesleriyle diridir. 
Sense hale âşıksın, bana değil. Sen, bir hâle sahip olmak ümidiyle benim etrafımda dönüp dolaşıyorsun. 
Bir an eksilen, bir an artıp kemâl bulan hâl, Halil'in mâbudu olamaz, batar gider. 
Batıp giden, gâh böyle, gâh şöyle olan güzel değildir, ben batıp gidenleri sevmem. 
Bazan hoş, bazan nahoş olan, bir zaman su, bir zaman ateş kesilen, Ayın burcudur ama ay değil… put gibi güzeldir, ama güzelliğinden haberi bile yok! 
Sâf sofi, "İbn-al vakit"tir ama vaktin babasıymış gibi vakti adamakıllı avucunun içine almıştır. 
Bu çeşit sofi, tamamıyla ululuk sahibi Allah'ın nuruna gark olmuştur. Kimsenin oğlu değildir o… vakitlerden de kurtulmuştur, hâllerden de! Doğurmayan nura batmıştır. Doğmayan, doğurmayan zatsa ancak Allah’tır. 
Diriysen yürü, böyle bir aşk ara… yoksa birbirine aykırı vakitlere kulsun. Çirkin, güzel nakışlara bakma da kendi aşkına, kendi dileğine bak! [6]

Louis Massignon; "vecde [esrime] kapılan sufiler süresiz ancak çeşitli renklerle [hâl] donatılmış bir ıstırap anı [vecede: bulmak, vecide: acı çekmek] olarak algılanan ani bir lütuf şokunu ifade etmek için ona sonsuz mutluluk adını vermişlerdir..." diye yazar. [7] Sonra devam eder: "Ân, bir kavrayıştır; bizim hayati nabız sarkacımızın, ıskalanın ana notasındaki, onun selamet [kurtuluş] yerindeki nihai durağını bildirir."

Profan şiirin bizzat kendisi de artık geri dönmeyen ânın, buluşmanın dile gelmez, eşsiz karakterini anlatır. Kuran-ı Kerim'de şöyle denir: "O'nun zatından başka her şey yok olacaktır." [28:88] Yine de, ebediyet arzusu –bir noktada- faniliğin önüne geçememiştir. İster profan isterse mistik olsun, gazeller –birbiriyle tezat ya da muğlâk olsun fark etmez- empresyonizmi, psikolojik puantilizmi yansıtmaktadır: her biri kendi içinde bağımsız anlamlara sahip olan, kimi zaman da okuyucuya bir söküğü, kopukluğu çağrıştıran beyitlerden meydana gelir. Yine de hepsi hâlin ardında yatan ilhamın birliğiyle bir bütün oluşturur.

Fransızcadan çev.: Ali Hasar

[1 Nisan 2014'te Heyula Eleştiri'de ve İtibar Dergisi'nde [sayı 38, Kasım 2014] yayımlanmıştır.]
__________________________

[1] İkbal, Muhammed. Fr. Reconstruire la pensée religieuse de l'Islam. Çev.: Eva de Vitray-Meyerovitch. – İslam'da Dini Düşüncenin Yeniden İnşâsı. Çev.: Prof. Dr. Rahim Acar. Timaş, İstanbul.

[2] Dehre sövmeyin, çünkü dehr ancak Allah'tır. Ravi: Ebu Hureyre Bkz: Buhari, Edeb 101, Tefsir, Casiye 1, Tevhid 35; Müslim, Elfaz 2, (2246); Muvatta, Kelam 3, (2, 984); Ebu Davud, Edeb 181, (5274)

[3]  Augustinus. Fr. Confessions. – İtiraflar. Çev.: Prof. Dr. Çiğdem Dürüşken, 2010. Kabalcı.

[4] Massignon, Louis. Fr. Les méthodes de réalisation artistique des peuples de l'Islam – Écrits Mémorables.

[5]  Mesnevi, I. 1142 – 1148.

[6]  Mesnevi, III. 1426 – 1437.

[7] Massignon, Louis. Fr. Le temps dans la pensée islamique, Parole donnée. – İslam Düşüncesinde Zaman. Bkz: İslâm Düşüncesinde Zaman, Çev.: Prof. Dr. Muhsin Akbaş. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt XL/V, 2003. Sayı 1, s. 415-421.



7 Mart 2014

Sadi-i Şirazi ― İran Edebiyatı

Gurbet akrebi ciğerimi yaktı benim,
Bulamadı alçak sanki, dünyada başkasını.

Neden hedef yaptı? diyorum zamanenin okuna,

Bu yüce, bilgisiz, adaletsiz felek tenimi benim? 

Felek, faziletler ölçüsünde dönseydi eğer,

Makamım, ayın makamından aşağı olmazdı benim. 
Hayır, hayır, felek de zaman da bilmez faziletin değerini,
Söylemişti babam bunu, gençliğimde benim.
Dünyada yaşasam da gece-gündüz,
Yedinci kat göklerde, gezdiğim yerler benim. 
Oturmam ben seninle bu sarayda ey tenim,
Çağırır durur çünkü îzed başka bir saraya beni. 

Gönül gözünle gör, dünyanın gizliliklerini,
Görmez çünkü gizlileri, kafandaki gözlerin.
Nedir dünyanın sırrı, ey özgür ahali?
Gizlileri görmen, açıktakileri görmemendir.
Bağlayamazsın dünyayı demirle!
Hikmet zinciriyle bağla bu dünyayı. 
Öteki dünyaya bir merdiven bu dünya,
Çıkmak gerek sonuna kadar bu merdiveni. 

Çekmek istemiyorsan zararı kendine doğru,
Uzak tut dilini sen çirkin sözlerden,
Söz akılla söylenir. kime akıl verilmedi?:
Sığıra, eşeğe, deveye ve diğer hayvanlara.
İnsanın konuşması, sahip olduğundandır;
Delilleri ortaya çıkaran, izah eden bir akla.
Emre uyarsan, bilge olursun, yoksa bilgisizlikten;
Cehenneme çevirirsin cennetleri sen.

Nasır-ı Hüsrev


Sadi-i Şirazi

Gülistan, Bostan...  

Yusuf ile Züleyha

 
Cemşid ü Hurşid                                                      

Rudaki
































Hafız



































Alem, gam hikayeni anlatmasıyla bir efsane,
Gözüm, yüzünün yansımasıyla bir güzeller evi!

Zincir gibi zülfünün ümidiyle senin,

Nice aşıklar var, hepsi bir deli!

Dudağından bir nükte, bir şeker parçası!

Küpünden bir damla, bir kadeh!
Senin güneş yüzünün aydınlığı karşısında,
Feleğin güneşi sanki küçük bir kelebek!
Neden kapatıyorsun yüzünü benden ey nazlı,
Yoksa bu miskin bir yabancıdan da mı değersiz?!
Senin yerin değil bu gönül, ancak ne yapayım,
Dünyada benim tek bu viranem var işte. 


Devlet ve talih dostumuz olsaydı bizim,

Kendi vatanımızda yaşardık biz.

Feleğin çarkı dönseydi bizim arzumuzca,

Başkalarının şehrinde ne işimiz olurdu bizim. 


Yazık bu zamanda bir tek dost yok,

İnsanlar içinde hiç sevindiren yok,

Bu zamanda gamsız olan,

Ya insan değil, ya bu dünyayla bağı yok. 


Alçağız toprak gibi, yücelik işte bu,

Sarhoşuz aşk ile, akıllılık işte bu,

Bütün bu dertlerle adını anmayız dermanın,

Doğrusu, gerçek dertlilik işte bu. 


Ne oturuyorsun Efzel, dostlar gitti,

Yaya kaldın sen, atlılar gitti,

Bahçede kim kaldı karga ve çaylak dışında,

Gümüş tenliler, güzel yüzlüler gitti. 


Bilmediğin kadehi, ey gönül yudumlama,

Yaptığın kötülükleri unutma,

Ecel aslanı pusuda, dikkat et,

Aslan ormanında tavşan uykusuna dalma. 


Yüz şehrin, yüz vilayetin valisi de olsan,

Usta sanatkar da, yetenekli de olsan,

Gerçek aşık da, dosdoğru zahit de olsan,

Birkaç gün geçer, sen de hikaye olursun. 


Açılır sana gerçeğin kapıları,

Bağlanma hep bu geçici dünyaya;

Yok olacak bu dünya, öteki dünya sonsuz,

Yokluk kötü, sonsuzluk iyi, o zaman iyiye dön.

Adalet, doğruluk, şefkat ve cömertliğinle,
Kurtar bu kulunu ve işini kolaylaştır onun.
Hak etmedi bu kulun, bu sıkıntıları, bu acıları,
Bu sıkıntılarda boğulan bu garip de hak etmedi.

Baba Efzel

(*) Prof. Dr. Nimet Yıldırım, Atatürk Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı.

2011–2017 idea, schola, zâhir âlem