15 Şubat 2015

Abbas Kiyarüstemi ― Köker Üçlemesi

Erzurum, Temmuz 2011

Arkadaşımın evi nerede ― خانه دوست کجاست ― Hane-i dost kocast [1987]

Köker Üçlemesi‘nin 1987 yılında çekilen ilk minimal filmi. Serinin ilk filmi “Arkadaşımın Evi Nerede?” dışındaki diğer iki film ise, Zendegi va Digar Hich (1991) (Ve yaşam sürüyor) ve Zire Darakhatan Zeyton. (Zeytin Ağaçları Altında) (1994)

Arkadaşımın Evi Nerede, 1987
Kiyarüstemi’nin fıtrat diline yakın bir dil kullandığı filmlerinde belirgindir. Çocukların kendi dilinden, onların saf ve kirlenmemiş kalplerinden izleyiciye  verdiği güzellikle dolu mesajları hem eleştirmenler tarafından hem de izleyici kesimi tarafından olumlu şekilde değerlendirilmektedir. Kiyarüstemi, hedeflerinde nokta-i nazarı yakalayabilen Doğunun özel isimlerinden. Filmlerinde gerçekdışılık yok, salt gerçeklik.

Kiyarüstemi’nin sözünü ettiğimiz fıtrat dili hususunda Majid Majidi, Cafer Penahi, Bahman Ghobadi gibi İran Sineması’nın başarılı yönetmenleri de filmlerinde basit ve yalın bir sinema tekniği kullanırlar. Çocukların kirlenmemiş fıtratları tercihlerinde belirleyici olabilmektedir. Kimi zaman bir an, kimi zaman bir araba yolculuğu, kimi zaman bir ev uzun metraja dönüşebilmektedir.

“Arkadaşımın evi nerede?” ise bize bunları sunan ögelerden sadece birisi. Arkadaşına kendisinde kalan defterini vermek için onun evini arayan Ahmed’in naif yolculuğu var ortada. Bu sıradan bir olay ama gelişen hadiseler ve filmin hareketliliği sizi olayın içine alabiliyor. Zamanın az olması, ertesi gün ödev teslim etme zorunluluğu, evin yerini bilememesi, koşuşturmalar bize çocuk gözünden bir “mücadele”nin resmi.

Ahmed’in Muhammed Rıza Nimetzade için ortaya koyduğu saf fedakarlık, çocukların omuzunda toplumsal ve bireysel yükümlülük ve de vicdan-sevgi-sadakat üçgeninde kavramların harmanlaması da İran Sineması dolayısıyla da Kiyarüstemi’nin bu filminde de üzerinde durduğu temel kavramlar. Ahmed’in yokuşlara çıkışı, kendisinin koşarken, diğerinin bir binek hayvanına binmesi; sonrasında Ahmed’in dede ile aralarındaki diyalog sekanslarıysa tamamıyla doğal ve naif. Biz dededen sıkılmamız gerekirken, dededen sıkılmıyor aksine Kiyarüstemi o yaşlı adam ile bize “sabır” ve “sevgi” veriyor.

Diyagramsal düşündüğümüzde Köker Üçlemesi (Deprem Üçlemesi)’nin ilki olan “Arkadaşımın evi nerede?” ile serinin diğer filmleri arasında çeşitli atıflar sağlanarak merkezi alanda bir gerçeklik yatıyor. Kiyarüstemi serinin son iki filmini birincisinden çok ayrı tutuyor, zira birincisine nazaran diğerlerinde hayatın daha sert yönü ve tüm zorluklara rağmen yaşama tutunma temaları ağırlıklıdır ve de bu serinin tek ortak noktası üç filmin de Köker Köyü’nde geçmesidir.

Ödüllü bu filmin adıysa İranlı Şair Sohrab Sepehri‘nin “Dostun evi nerede?  şiirinden gelmektedir.

“Dostun evi nerede?” diye sordu atlı şafak vakti
Gökyüzü durakladı
Yolcu, verdi kumların karanlığına dudağındaki ışığı
Parmağıyla gösterdi akkavağı ve dedi:
Ağaca gelmeden
Bir bahçe yolu var, daha yeşil Tanrı’nın düşünden
Aşk orada sadakat kanatları kadar mavi.
Gidersin sokağa yolun sonuna kadar; büluğ baş
Gösterir arkadan
Sonra saparsın yalnızlık çiçeği tarafına
Güle iki adım kala
Durursun yer mitolojisinin ebedi fıskıyesinin dibinde
Ve şeffaf bir koku sarar seni
Fezanın akışkan samimiyetinden bir hışırtı duyarsın
Bir çocuk görürsün
Çıkmış yüksek çama, yavru alıyor nur yuvasından
Ve sorarsın ona:
“Dostun evi nerede?”

Sohrab Sepehri



Ve Yaşam Sürüyor ― زندگی و دیگر هیچ ― Zendegi ve diger hiç [1991]

Abbas Kiyarüstemi’nin Köker Üçlemesi’nin ikinci filmi Zendegi va Digar Hich. 1991 yılı yapımı bu film, deprem sonrası Köker’e ulaşmaya çalışan bir baba ve oğlunun gözünden anlatıyor hikâyesini. Zendegi, Farsçada “yaşam” demek. Film Türkiye’de “Ve Yaşam Sürüyor” adıyla biliniyor.

Ve Yaşam Sürüyor, 1991
 Kiyarüstemi’nin kameralarını sokaklara taşıdığını biliyoruz. Kendi disiplinindeki temel amaç oyuncuların hiçbir gösteriş yanının olmadığını göstermek ve bunları yönetirken doğal hallerini izleyiciyle buluşturmak. Köker köyüne ulaştığımızda ilk filmimiz olan Khane-ye Doust Kodjast (Arkadaşımın evi nerede)'ın çekim yerlerini görüyor, ilk filmde oynayan oyuncuları sırasıyla görüyoruz. Kiyarüstemi, ilk filminde kullandığı ama bizim bilmediğimiz noktaları oyuncuların replikleriyle veriyor.

Babanın elinde taşıdığı Fransızca yazılı (Où est la maison de mon ami) ilk film afişiyle Ahmed’i arayışı sürecinden Kiyarüstemi’nin 1997 yılı yapımı olan Ta'm-e guilass (Kirazın Tadı) filmi geliyor aklımıza. Zira, Kirazın Tadı filmindeki araba içi çekimler bu filmde de epey yerini alıyor. Kiyarüstemi’nin kameraları arabaya gizlice yerleştirdiği konuşulur ve de bundan dolayıdır ki oyuncu kadrosunda olmayan oyuncuların bile jestleri ve mimikleri gerçeğe çok yakın hatta gerçek bile diyebileceğimiz seviyededir.

Küçük diyaloglar, büyük hissiyatlar var kalbinde Kiyarüstemi’nin. Çoçuğun sahipsiz ve yıkılmış bir büfeden içecek almak istemesi neticesinde babasının cebinden para çıkarıp kimsesiz o büfeye parayı koyması da hissiyatın bir derecelendirilmesi. Filmin her yerinde bir acı var, bir yaşanmışlık. Arabanın her duruşu bize türlü acıları gösteriyor. Ölümün soğuk yüzünü gösteriyor. Küçücük bir sinekten bile dersini veriyor Kiyarüstemi. Yaşam kurtaran sinekler...

“Ağa, Hazret Ağa, Kurban, Hanım, Bey” gibi hitap şekilleriyle de Fars kültüründeki kibarlığa tanıklık ediyoruz. Filmin tabanında merhamet, acı, vicdan, birlik, yaşam yatıyor. Babanın arabayı durdurup o Yaşlı Kadın’ın dudaklarını büzerek ve sonradan kendi acısını ağlayarak anlatmaya başlaması sadece Deprem’de çocuklarını ve torunlarını kaybeden Yaşlı bir kadına ait olabilir. Asla bir başkası değil. Sonunda ettiği duaysa, kalp genişliğine ve derinliğine bir işaret.

Dünya Kupası dört yılda bir, depremse kırk yılda bir oluyor…

İki boyutlu bir ilerleyiş söz konusu. Bir yandan acı varken, bir yandan da Brezilya – İskoçya (Almanya) maçı izleme gibi bir durum var filmde. Yas kelimesine vurgu değil esas, filmdeki amaç onca yıkımın içinde hayata tutunabilecek bir dal arayışı. Babanın söylediği söz de filmimizin adı oluyor: “Ve Yaşam sürüyor” Hatta bütün yakınlarını kaybeden genç adamın depremden iki gün evlenmesi de bu hususa örnek teşkil edebilmektedir: “Danışabileceğimiz hiçbir büyüğümüz kalmadı, kimi 3 gün, kimi 7 gün, kimi 40 gün, kimi de 1 yıl bekleyin dedi ama ne gerek vardı ki?..”

Zendegi va digar hich, acının diğer yüzü. Köker Üçlemesi kapsamında izlenilmesi gereken bir yapım.















Zeytin Ağaçları Altında ― زیر درختان زیتون ― Zir-i dırahtan-i zeytun [1994]

Abbas Kiyarüstemi’nin Köker Üçlemesi (Deprem Üçlemesi)'nin sonuncu ve 1994 yılı yapımı filmi Zire Darakhatan Zeyton. Türkçe özgün çevirisiyle : “Zeytin Ağaçları Altında”

Zeytin Ağaçları Altında, 1994
 Zire Darakhatan Zeyton, yönetmen Kiyarüstemi’nin üçlemenin ikinci filmi olan Zendegi va Digar Hich’i (Ve Yaşam Sürüyor, 1991) çekerken üçüncü filmini de hazırladığını görüyoruz. Üçlemenin birinci filmi Khane-ye Doust Kodjast (Arkadaşımın evi nerede, 1987) oyuncuları ise bu filmimiz de ara ara gözüküyor. Böylelikle bu filmi izlemenin ön koşulu olarak, serinin ilk iki filmini izleme zorunluluğunu getiriyor yönetmen.

Açılış sahnesi Tahran’ın 350 km kuzeyinde yer alan Köker köyündeki çarşaflı bayan öğrenci seçimi ile başlıyor. Yönetmeni oynayan aktör Mohamed Ali Keshavarz (Muhammed Ali Keşavarz) ve seçilen diğer oyuncular kendi adlarıyla yer alıyor. Zendegi va Digar Hich’te depremin hemen ardından evlenen Hossein Rezai (Hüseyin Rızai) ve Tahereh Ladanian (Tahire Ladanian) bu filmimizin temel çekirdeğini oluşturuyor ve hikâye bu temel üzerine atılıyor.

Devrim sonrası dönemdeki bir üçlemedir Köker Üçlemesi. Kiyarüstemi, bu üç filmi birbiriyle bağlantılı kılar. Birini izlemeden diğerinin mantığını bulmak, tam anlamıyla oturmak zordur. Ama bu Kieslowski’nin Üç Renk Üçlemesi için geçerli değildir. Orada birbirinden bağımsız temalar işlenir ama Köker’de durum aynı değil. Bu ince bir nokta. Bunu kaçırmamak gerekir. Serbest işleyen bir seyir var Kiyarüstemi’nin bu filminde. Olaylar doğaçlama gelişir ve bize bunların aslında doğaçlamanın nasıl bir kurgu olduğunu söyler. Zeytin Ağaçları Altında, Üçlemenin sönük bir yanıdır. Bu üçleme, kendi zirvesine Zendegi va Digar Hich’te ulaşmıştır. Khane-ye Doust Kodjast ise temelleri sağlam atmıştır.  Zeytin Ağaçları Altında ise bu iki filmin yanında biraz buruk kalmıştır. Kirazın Tadı ile ilişkilendirilebilir.

Soğuk rüzgârlar ve uçsuz bucaksız ekin tarlaları ve de onların üstündeki dirilişi simgeleyen Zeytin Ağaçları… Filmdeki zeytin ağaçları, köylüler özel bir seçimdir. Bundaki kısas, Kiyarüstemi’nin toprağın aldığı gibi verdiği duygusuna hakikat üzerinden atış yapma ve insanın zorluklar karşısında ayakta durması gerektiği tercihidir ki bu filmin sonuna dek yer alır. Zeytin Ağaçları Altında, ilk iki filmin yanında biraz yitiriliş ve diriliş izi taşıması, kendi içinde hem olumlu hem olumsuz yönlerini barındırmasından dolayıdır.

Köker’deki zig-zag patika yol ve tepedeki ağaç bu üçlemenin en anahtar sahnesidir. İlk iki filmde de gözüken bu yokuş ve ağaç bağıntısı bu filmin de mesaj kaygılarından birini oluşturmaktadır ve her filmin temasına göre yoğrulabilmektedir. Bu patika yol, Arkadaşımın evi nerede?’de dostluğun ve merhametin yolunu; Ve yaşam sürüyor’da hayatın zorluklarına rağmen umudun yokuşunu, Zeytin Ağaçları Altında ise değişen adreslerin, seslerin, geçmişlerin yeşilin ortasında filizlenmesi için atılan tohumu simgeler. Hüseyin’in Tahire’nin arkasından umutsuzca gidişi, Tahire’ninse Hüseyin’e ketum oluşu ve ona sırt dönüşü bizi Zeytin Ağaçlarına ve dalgalanan ekin bahçelerine bırakır. Yaşıyor muyuz yoksa kaçacak mıyız bu sert dünyadan sorusunu sormamız içindir bu.

Abbas Kiyarüstemi,  Zeytin Ağaçları ile bize yeniden dirilişi ve toprak metaforunu kullanarak umudu, birliği ve dirliği özetler. İnsan, hayatın her aşamasında türlü zorluklarla karşılaşabilir ve umudunu yitirme noktasına gelebilir ve de isyan noktasına ulaşabilir. Bu nokta bireyin kendi fıtratının saflığı ve güzelliğinin derecesi ile doğru orantılı olup, asıl bu noktada ne gibi bir yol izleyeceği esastır. Zeytin Ağaçları Altında’dır insan. Ona su verir, emek verir. Güzele döndüğündeyse geçmişin o kötü anıları unutulmuştur artık. Hüseyin’in ekin tarlalarında koşuşu bizi Zeytin Ağaçlarının ötesine götürüyor ve dirilişin duruşu oluyorsa, daldaki zeytinleri toplamanın zamanı gelmiş demektir.

Zeytin Ağaçları Altında, soğuk rüzgârdan arta kalan küllerden oluşuyor. Deprem, gidenler, gelenler, kazanılanlar, kaybedilenler… Her şey kendi içinde zıtlığını barındırıyorken, insanın aldanmaması elzem. Gördüklerimiz ve görmediklerimiz var. Kiyarüstemi, âmâ gözleri ve kalpleri açmak için el uzatıyor ve sunduğuysa bir zeytin dalı.

























14 Şubat 2015

İçeriğin Ölümü, Biçimin Hükmü ― Kendi Peşine Düşen İnsan

Karşına çıkabilecek en kötü düşman hep kendin olacaksın.
Nietzsche

Kaybolan / Aranan

Keşişlere göre, insan için uçurumdan aşağı düşmek diye bir şey yoktur. Zaten insan hep uçurumun kıyısında yaşamaktadır. Bu uçurum da dünyadır.

İnsan ruhunda, yaşam ve ölüm arasındaki o anlık sürecin kaçınılmaz bir yazgısı olarak teşekkül eden ontik falezler, insanın dünyada olma (sein in der welt) halinin ne kadar da zorlu ve aşındırma gücü fazla bir deneyim olduğunu göstermektedir bize. Kişinin karanlık ve sert yanları, bu arayışı zorlaştırırken, hiç çekinmeden söylenebilir ki; aynı zamanda, varlığı ile de bu arayışı mümkün kılmaktadır. Çünkü mutlak ve ideal iyilik hali, sadece Tanrı’ya ait bir durumdur. Ezelî ve ebedî var olan ve kendini aramaya muhtaç olmayan tek varlık, sadece odur çünkü.

Ama insan, maruz kaldığı varlık âleminin kifayetsiz bir sakini olarak, kendini, kendinde, bir başkası ile aramaya hep yazgılı olmuş, kendini bir şey ile yabancılaştırmaktan hiç geri adım atmamıştır. O şey,  bir Tanrı - ya da bazısına göre Tanrılar veya Tanrısızlık, olmuştur yeri geldiğinde... Yahut bilim, aşk, sanat, meslek...

Hakikati(ni) yitiren, dünyaya fırlatılan insan, kendini aramaya koyulduğunda, bir inşa problemi baş göstermiştir böylece. Fakat kendini, ne ile, nasıl inşa?

Zamanın ruhu (Zeitgeist) çok muhtelif suretlere bürünmüştür, bu meselede. Fikirsel muhakeme ve pratiklerin çok türlülüğü,  üzerinde kalınacak sabit bir zeminin mevcudiyetini zorlaştırmış, insan teki, mevsimin tavrına bürünen doğa gibi çeşitlenmeye mümkün ve muhtaç bir pozisyonda mesken tutmuştur kendine.

Vincent Van Gogh ― The Prison Courtyard, 1890


Mahur Hülyalar / Şedit Çöküşler

Kendisinden kerelerce bahsedilmiş olan Endüstri Çağı ve Modern Çağın oluşum aşamalarını tekrar etme niyetinde değilim fakat kendini arayan bireyin peşine düşmek, kendini nasıl kaybettiği ve nasıl bulmaya çalıştığı ile alakalı olmaktadır, mecburen.

Endüstri Çağı bir hayal ve aynı zamanda bir hayalin sonu.  Güven ve umut kaynağı olarak içselleştirilen bu çağ, doğanın mutlak olarak insanın egemenliğine girmesi, maddesel bolluk ve refahın insanın niteliksel meselelerine el çabukluğu ile çözüm bulması, bilim vasıtasıyla insanın her şeyi tüm açıklığı ile kavraması gibi birtakım sayıltılar ve kazanım ilkeleri ile yola çıkmış, ancak neticede, felsefî manada bireyin içine konuşlanmış bir düş kırıklığı olmaktan ileri gidememiştir. Tanrı’nın Şehri, kapılarını ‘sınırsız üretim-mutlak özgürlük-kısıtlanmamış mutluluk’ üçgenleşmesine açması gerekirken, kapıda, ‘fesada dönüşen bir üretim-kayıtlanmış bir özgürlük-kısıtlanmış bir mutluluk’ belirmiştir.

Endüstri Çağı vaatlerinin suya düşmesinin sebebini, Erich Fromm'un (1976) Sahip Olmak ya da Olmak’ta , ‘yaşamın tek amacının mutluluk ya da bir başka deyişle, maksimum hazza ulaşmak olarak görülmesi’ [1] ifadesindeki gibi bir niyet sapması olarak ön-görmek, hiç de isabetsiz olmayacaktır. Maksimum hazza ulaşmak:  radikal hedonizm...

Radikal hedonizm, cümle istek ve güdülerin tatminini hedefleyen bir yapıdır.  Her sistem gibi, enerjisini, tüm çarpıklığına rağmen korumak ve sürdürmek ister. Epikürcü bir tasarı değildir bu. Epikür, saf hazzı, ‘ruh huzuru’  (ataraxia) adına ön plana çıkarmıştır. Radikal hedonizm daha köktenci ve bozguncudur. Ucu açıktır, ayakları yere basmaz, çare için sapkın düşler kurar. Ancak çare bulma saplantısı Cioran (1946) gibi söylersek "bir uygarlığın sonunun belirtisidir; selamet arayışı da bir felsefenin sonunun…"  [2]

Her sistemin kendi içerisinde anlamlı ve kendine has bir düzeni olduğu düşünülürse, kapitalizm de kendini, kendi içerisinde aklileştirmekte ve sistemini bu bağlamda inşa etmektedir. Bu, iki uçlu bir sistemdir. Bir ucu zorlayıcı, monoton bir çalışma standardına ve sermayeye dayanırken, diğer ucu ise çılgınca bir tüketimin nesnesi haline gelecek meta ve mekan üretimine dayanır. Daha çok tüketmek için daha çok üretmek...

Kapitalist üretim sistemi, monotonluğun ve gün geçtikçe artarak devam eden psikolojik tacizin (mobbing) imkânına kapı aralayıp insanı mutsuz kılarken, diğer yandan da insanın tüketerek mutlu olabileceği sanrısını pompalamaktadır. Burada bir açmaz vardır. İnsanı üretirken dahi mutsuz kılan bir sistem, tüketirken nasıl mutlu kılacaktır? Burada, mutluluk diye pazarlanan, zaten mutluluğun kendisi değil, Baudrillardcı bir tabirle, ‘mutluluğun simülasyonudur.’ Yani ‘mış’ gibi bir mutluluk. Üstelik mutluluk gibi sürreel bir kavramın altını doldurmak ve alıcılarına pazarlamak, kapitalizmin zeka dolu (!) yeni medyacıları ve organik aydınları için çok da zor bir iş olmasa gerektir.

Yeniçağ Ruhiyatçılığı / Kişisel Gelişim Enstantanesi

Kişinin kendisi ile sözde bir savaşım sürecini sistemleştirme iddiasında olan, 1990’lı yıllardan itibaren popülerleşen bir ruhiyatçılık olarak kişisel gelişim, kapitalizmin, psikoloji alanına yaptığı yatırımlardan biri olarak görülebilir. Kişisel gelişimin mantıksal düzeni aslında bir ‘self help’ tekniğine dayanmaktadır. Temelde kişinin kendine temasını ve kendini düzene koyma süreçlerini teorikleştirir. Kişisel gelişim, kişinin ihtiyaç ve çıkarlarını akılcı bir şekilde ilerletmesini ve olgunlaştırmasını hedefleyen liberter yeni sağdan feyz alır.

The Secret, Limit Sizsiniz, Değişim İçin Beyninizi Kullanınız’ gibi oldukça iddialı ve dikkat çekici başlıklar ile piyasaya sürülen ve çok satanlar listesinde yer alan kişisel gelişim kitapları, kapitalist argümanlarca sistemleştirilmiş ve ‘NLP’ gibi pop-bilimsel bir kuram tarafından garantilenmiştir. NLP (Neuro Linguistic Programming), Bandler ve Grinder’in (1970) ‘modelleme’ kavramının psikolojizasyonundan ve ardından aile terapisti ve hipnoz uygulayıcıları Virginia Satir ve Milton H. Erickson’ın araştırmalarının harmanlamasından köken alan psikolojik teknikler düzeneğidir. Düzenektir, çünkü temeli oldukça matematiksel önermelerden oluşmaktadır.

NLP ilkelerinde, insanın varoluşsal süreci, hiç tereddüt edilmeden ‘girdi-süreç-çıktı-geri besleme’ gibi teknik bir döngüde değerlendirilir. Tüm bu laf kalabalığı, aslında ‘daha çok başarılı olup, daha çok kazanmak’ ilkesine gönderme yapmaktadır. Yani,  ne kadar çok girişimcilik (girdi), o kadar çok üretim (süreç). Ne kadar çok üretim (süreç), o kadar çok kâr (çıktı) ve yatırım (geri bildirim).

İçeriğin Ölümü / Biçimin Hükmü

Ezber bozmak ile öğünen NLP, herkesin doğru bir model alma yolu ile,  modellenen kişi gibi olunabileceğini not düşer.  İçerik ile değil, biçim ile ilgilenen NLP, ‘bir sanatçının yaratma stratejisi, güç bir tasarım sorunu ile karşı karşıya kalan hayal gücünden yoksun bir aerodinamik mühendisine uygun bir şekilde aktarılabilir.’ [3] gibi bir önerme ile psikolojinin ve eğitim bilimlerinin referanslarını altüst etmektedir.

Strateji kavramı NLP’de başattır. Strateji, herhangi bir öznel deneyimden bağımsız olarak görülür. Üzerinde durulan bir diğer temel kavram olan başarı, öğrenilip değiştirilebilen stratejiler vasıtasıyla herkes tarafından elde edilebilir. Modelleme, ‘ortalama’ insana, mükemmelliğin kapılarını açabilen bir sihirlik değnek olarak görülmektedir. Ancak, tesadüfîlik ya da kuantumcu ilerleyişler, geleneksel tabir ile ‘kader perspektifi’ burada ihmal edilir.  ‘İstersen, başarırsın.’  mottosunun, insanın biyolojik ve sosyal kaderi ile çatışan bir nitelik taşıdığı, NLP’de dolaylı olarak görmezden gelinir. NLP’de ‘insan, gerçekliği değil, gerçeklik hakkındaki algılarını bilebilir. Deneyimlenen gerçekliği değil, gerçekliği deneyimleme sürecini dönüştürmek, davranış alışkanlıkları ve düşünme biçimlerini değiştirmekten geçer.’’ [4] Buna göre, davranışlarımızı, modellediğimiz kişilere göre değiştirirsek, başarı ve mutluluk tesadüfi olmaktan çıkacaktır.

Arkhip Kuindzhi ― Steppe, 1875


Kapitalist Ayartı / Mülkiyet Edinimi

Alain de Botton ’başarılı insanların hedeflerine kendi çabalarıyla nasıl ulaştıklarını anlatan kişisel gelişim kitaplarının gerçekte bunları okuyanları ‘’hüznün kucağına’’ bırakmaktadır.’ [5] derken pek de haksız sayılmazdı. Kişisel gelişim kitapları, Marxist sınıf kavramının karşısına, ‘meslek, statü, gelir’ gibi birtakım mülk edinme ile ilgili kavramları koymaktadır. Buna göre, çok kazanan başarılı modeller, daha çok kazanmak isteyen başarısız vasatlara bir umut kaynağı olmaktadır. Modellemenin bir tarafı özenme duygusunu harekete geçirirken, diğer tarafı ise, ulaşılamayan bir hedefin kolay tahmin edilir bir neticesi olarak, kişiye başarısızlık hüznünü serumlar.

‘Robin Sharma’nın bilgesi’, dikkat edilirse Ferrari’sini satmaktadır. Buradaki meselemiz ‘bir bilgenin, nasıl olur da Ferrari’ye sahip olup/olamayacağı’ değildir. Asıl mesele şudur: Bir bilge, eğer gerçek bir bilgeyse,  Ferrari’sini satışa mı çıkarır yoksa hibe mi eder ?

Kuantum Olumlama, Kuantum Başarı: Zenginliğin ve Başarının Şaşırtıcı Bilimi, Prenslere Dönüşen Kurbağalar, İstediğiniz Herkesi Mıknatıs Gibi Çekin, Kendini Herkes İçin Gerekli Hale Getir gibi başlıklar ile piyasada kendine kolaylıkla raf bulabilen kişisel gelişim kitaplarının mülk edinme ve zenginliğe ulaşmadaki manik ısrarı, felsefi hipotezleri ve bilimsel çalışmaları kapitalist argümanlar ile ticarileştirmektedir. Kişisel gelişim, eğitimden özel sektöre, kuantumdan meditasyona, sanayiden çocuk bakımına kadar geniş bir yelpazede üretilen soru ve sorunlara, tüm öz-güveni ile cevap skalası oluşturmaktadır. Kişisel gelişimin mentörleri, yani yaşam koçları, 40 yaşına gelmiş bir yetişkine, hangi yemeği nasıl yemesi gerektiğini, cinsel yaşantı süresinin sıklığını, işverenine nasıl davranması gerektiğini şımarık bir uzman tavrı ile öğretirken, 40 yaşındaki birinin iradesini nasıl özgürleştirebileceğini hiç hesaba katmamaktadır.

Başarı kavramı, kısa sürede son verilebilme tehlikesini kendinde barındıran bir işte çalışan biri için oldukça muğlaktır. Kişisel gelişim bu muğlaklığı, ‘Kendini yenile !’ ‘Risk almaktan kaçınma!’ gibi manifest söylemler ile belirginleştirmeye çalışır. Böylece kişi, aldığı yüzeysel eğitimler ile CV’sini yeniler. CV ne kadar şişkin olursa, kişi o kadar uzman görünecektir çünkü. Ancak bu yenileme meselesi, kişiye ne katmaktadır? Yenileme, var olan durumun bir tekâmülü mü, yoksa eski ile yeni olanın işlevsel bir değiş-tokuşu mudur?

Bu Bir Emirdir: Mutlu Ol ! / Mutsuzluk İhtimali

İlan panolarına, reklam spotlarına, aktüel medya yayınlarına bakıldığında, bir şeylere sahip olmak başarı ile, başarı da mutluluk ile paketlenmektedir. Bu oldukça sinsi bir yöntemdir. Çikolata ısırığının baştan çıkarıcı erotizmi, başarılı bir erkeğin vazgeçilmezi olan son model arabası, herkesin ama herkesin sahip olması gereken havuzlu bahçeli rezidanslar, içildiğinde insanı mutluluk ifratından öldüren soğuk çaylar, başarılı ve mutlu bir hayatın olmazsa olmazlığına gönderme yapmaktadır. Ancak Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda mutluluğa ‘okyanusvârî’ [6] benzetmesini yapması, gerçek mutluluğun hiç de ‘öteki’ ile alakalı olmadığını ve kişiyi baştan çıkaracak denli kozmik bir duygu-duruma sebep olmadığını işaret etmektedir.

Kişisel gelişimde ‘mutluluk normatif bir anlam kazanmış bulunuyor, yeni bir norm nakşediyor insanın alnına: Mutlu olmak zorundasın, yoksa hayatın yaşamaya değmez.’[7] Başarı zorunlu ise, neticesindeki mutluluk da zorunlu hale gelmekten kurtulamaz. Ancak başarısızlık ve mutsuzluk her zaman bir ihtimaldir. Kişi, böyle bir ihtimali saf dışı bırakırsa, en başından itibaren, kayıtlı bir hüznün ihtimaline kucak açmış olur. Mutluluk elbette önemlidir. Ancak kişisel gelişimin kavrayamadığı şey, mutsuzluğun başlı başına yeni bir yaşantısal ihtimalin anlamlılığını içermesidir. Bu ihtimal de kişinin kendisine bir ‘es’ hakkı tanıması ve soluk aldırmasıdır. Çünkü kişi, eğer en ufak bir mutsuzluğu dahi kabul edemez hale gelirse, kolayca takatsizleşebilir ve yel değirmenleri ile savaşmak, kişinin makûs kaderi olabilir.

Mutluluk, kişisel gelişim terminolojisinde daha ziyade ‘pozitif düşünce’ olarak zikredilir. Negatif Limanlardan Pozitif Sulara gibi isimlerle, zamanında ülkemizde de büyük yankılar uyandıran kişisel gelişim kitapları, yaşamın kutupsallığını görmezden gelmektedir. Yaşam sadece iyi olana, iyi olmaya yönelik düzenlenmiş bir olgu değildir. Süreklilik halini almış bir pozitif bakış, kişiye soluk aldırabilecek bir tefekkür anına yer bırakmaz.  Kişisel gelişimin ve onun pozitif bakıştaki bu ısrarcılığının, Batı’nın bir kompleksi olduğunu, Hintli yazar Arundhati Roy’un 2011’deki bir mülakatındaki, ‘Bu hasar görmez mükemmel hayat fikri bizde yoktur.’ ifadesinden çıkarsayabiliriz.

Didaktik Bir Son

Kendisinin peşine düşen insan, kişisel gelişim ve benzeri aletler ile kendini yapılandırma sürecine şüpheli yaklaşmalıdır. Zira kendi eksiğini, belki de hiç ummadığı bir şey ile kapayacaktır. Bu şey, kendini rastlantısallık ile sunacaktır.

Mutluluğu aramak yerine, yaşamın kutupsallığını kabul edip, anlamı aramak daha manidar olacaktır. Zenginlik ve başarının araçsallığı ile büyülenmek mutlak bir kayıptır. Neticede kişi kendini ararken kendinde, mutsuzluğa, kayıplara, acılara ve başkasına da yer açabilmelidir.

F. Gökhan Özcan
Mavi Yeşil,  91. Sayı
______________________________

[1] Fromm, E. Sahip Olmak Ya Da Olmak, İstanbul: Arıtan Yay., 2003
[2] Cioran, M. Çürümenin Kitabı, İstanbul: Metis Yay., 2012
[3] Dilts, R. Grinder J. Nörolingustik Programlama: Kişiye Özgü Tecrübelerin Yapısının İncelenmesi, İstanbul: Beyaz Yayınları, 2006
[4] Yazıcı, A. Bektaş,  Bektaş, R. Liberalizm ile Muhafazakârlık Arasında Hipnoz: Kişisel Gelişim Fantezisi, İstanbul: Doğu Batı Dergisi 2009, Sayı 48
[5] Botton, A. Statü Endişesi, İstanbul: Sel Yay., 2005
[6] Freud, S. Uygarlığın Huzursuzluğu, İstanbul: Metis Yay., 2013
[7] Schmid, W. Mutsuz Olmak, İstanbul: İletişim Yay., 2014

1 Şubat 2015

Theodoros Angelopoulos ― Sessizlik Üçlemesi

Biz ölümden doğacağız.

Kitera'ya Yolculuk ― Ταξίδι στα Κύθηρα ― Taxidi sta Kithira [1984]

Sahne 91
Köylülerin kızgın çığlıkları aşağı caddeden yükseldi. Yaşlı kadın kederle ardına baktı. Alçak bir sesle, “Her şeyi yakıp yıkacaklar" dedi. Merdivenlerden aşağı koştular. Yaşlı kadın kapıyı kilitledi ve anahtarı yaşlı adama verdi. "Üçüncü kez sürgün" diye fısıldadı yaşlı adam...
_

Bazen bir korku ve ona eşlik eden bir  rahatlamayla farkına varıyorum ki artık hiçbir şeye inanmıyorum. Böyle zamanlarda, ilgimi bedenime veriyorum. Bana yaşadığımı hatırlatan yegâne varlığa...

Üçüncü sürgün

Çok uzaklardan geliyor Spyro. Yıllarca elinde silahla dağlarda mücadele etmiş, sonra terk etmiş vatanını, Yunanistan’ı. 32 yıl sonra, kendi yurduna, özüne, toprağına dönüyor. Bakışları limanda kesişiyor Alexandros ve Voula ile. Spyro, puslu bir kasabanın ortasında. Yersiz, yurtsuz bir adam. Bu gelişi, gelecek belanın ve kaosun habercileri. Kimse istemeyecek Spyro’yu, dışlayacaklar, yabancılaşmış, kendi toprağında bir sürgün hâli kalacak ona. Yaşam, bütün çetinliğini omuzlarına bırakacak bu adamın. Mücadele alanı daralıyor. Hüzün boğazda düğümlenmiş. Pek konuşmuyor, susacak, susup anılara gömülecek. İnsanın tutunacak dalı olmalı. Spyro, Angelopoulos’un gölgesinde büyüyor, devleşiyor, hüzünlendiriyor, göç ediyor, sürekli, sürgün hâlinde, kendi arazisinde, kendi kalbinde bile. Yaşam direnişlerin savaşına dönüşüyor, hakikati bulmak çok uzaklarda değil. Gökkuşağı Kitera’da doğacak, denizler onu izleyecek, dalgalar fırtınasız bir tepenin ardında saklanacaklar. Gözyaşı birikiyor pınarlarda, asfaltların sertliği yerleşmiş çakıl taşlarına, evren kafiyelerini arıyor, çemberi daralıp genişliyor, kanlar pıhtılaşıyor, silahlar artık yok, göç çocukların bakışları altında kurşuna diziliyor. Angelopoulos, hecelerin aralarına giriyor usulca, derinliklerin kuvvetini sise katıyor, grileştiriyor.

Topraklar satılıyor, herkes göç ediyor. Spyro, onca yılın hasretini toprakta buluyor, direniyor, herkes düşman ona. Satmayacak arazisini, bu kimsenin para almaması demek. Kimse bilmiyor bunu, toprağa dönmüyor, bakmıyor kimse. Her şey kapitalleşip özün çekirdeğinden kopmuş durumda. Spyro’nun aşağılanışı bundan, istenmeyişi bundan. Her yer ona bir pranga, ruhu zincirleniyor toprağa. Kalbi, anılarının buğulu tabakasıyla kaplı. Alexandros’un ıssız yolun ortasında dururkenki soğukluğu hâkim yüzünde. Dönüşü, hakikat söküklerini getiriyor. Katerina, gözlerinde kayboluyor Spyro’nun. O’nun en derinlerinde, sevgisi, bir olmuş bir kalbi var. Spyro, göçün tam ortasında. Yalnızlığın, sessizliğin izlerinde eziliyor, her saniye, her dakika. Böyle bir sürgünlüğün acısı ve kaybı olmalı. Anlam verilemeyen bir yıkım, bir çeşit hakikatin yitirilişi. Şiirselliğin ritminde Kitera. Theodoros Angelopoulos, bu yolculuğun rediflerini tek tek işliyor, ustalıkla, sessizce, sis katarak, vicdanı ve hakikati göstererek, limanların soğukluğunu yaşatarak.

-İlk sene, zaman geçmek bilmiyor. İdare ediyorsun... sonra ikinci yıl, üçüncü… Bir şeye tutunmak zorundasın. Başta, Yunanistan'ı düşünüyorsun, geride bıraktıklarını... ama sonunda, kalbin rahatsızlanıyor. Sonra bir gün, bir kadın çıkıverir, sana yemek pişirir, düğmeni diker... Bu gibi şeyler... Orada üç çocuğum daha var...
-Nasıl birisi... diğer kadın?

Spyro’nun sessizliği, yıkılışın sesi. Burada bir yenilmişlik yok. Sadece geçmişe dayalı anıların içinde yitip giden bir adam ve arkasındakiler saklı çayırlarda. Uçsuz bucaksız bu topraklar, kalbin genişliğini, ferahlığını istiyor ama düzen insanları müsaade etmiyor. Bugün sislerin içindeki figüranların ortaya çıkma zamanı. Hepsi direniyor, hepsi konuşlanıyor, bağırıyor, bağırıyor, hiç durmuyorlar. Kasabanın üstündeki bu kasvet ve rahatsızlığın yıllar sonra ortaya çıkışındaki art niyet, belanın işareti. Belayı istemeyecekleri gibi, göçün sancılarını da reddedecekler. Hakikati gizliyorlar, sessizliğin içine. Sisleri fırsat biliyorlar. Ortadan kalkmalı onlara göre, çayırlardaki yangın bu yüzden, çapa seslerine tahammülleri yok. Göçün hüznü bir kez daha yaslanıyor Spyro’nun kalbine, Katerina sessizliğe gömülüyor yine. Korku ve ümit arasında bir adam. İkisinin arasında sıkışıp kalıyor, her defasında sonsuz bir döngünün içinde, yaşamı ölülerle dolu. Yersiz yurtsuzluğun çok ötesinde, tütün yaprakları biliyor çilesini, hakikatini. Anılara gömülü bir yaşam dakikası çayırların serinliğine bedel ama Spyro bu noktada tek başına. Katerina gözlerinde doluyor, yeşeriyor, birleşiyor, o bugünde, Spyro’ysa dünde. Dün ve bugün iç içe.




Sağanak yağmur kamçılıyor Spyro’yu. Yılların acısını çıkarıyor bedeninden, defalarca, acımasızca, merhametsizce. Kemanı da ıslanıyor. Sovyetler’e yağan kar gibi her teli, soğuk ve hüzünlü. Dinmiyor, şiddetini arttırıyor gündüz ve gece. Sadece izliyorlar, bakıyorlar, denizler köpürüyor. Bir hiç gibi. Koca bir hiç Spyro. Kitera uzakta yasını tutuyor. Onurlu bir adamın onuru eziliyor. Susacak Spyro, o sustukça bizim vicdanımız bir darbe daha alacak, kalbimiz bir kez daha titreyecek. Karadaki adımları silik. Kalbi, anıları, zihni göç hâlinde olan bir adamın ne zaman yurdu olur? Öldüğünde mi? Yoksa öldürüldüğünde mi? Spyro’nun yurtsuzluğu, onların korku dolu ve taşlaşmış kalpleri.

Angelopoulos manzaraların pusluluğunda gizleniyor. Kitera’yı hakikatin eşiğine bırakıyor, en kuytuya, kuytularda ölüm daha derin. Ölüm, yaşamın içinden ansızın doğuyor. Martı sesleri çok uzaklardan duyuluyor, sis çöküyor, yağmurlar diniyor. Soğuk rüzgârlar esiyor, liman kederlendirilmiş bir vasıfla isyan ediyor bu katlanılmaz yazgıya. Ruhlar çoğalıyor, git gide, kalabalık soytarıların gösterisini izliyor. Çirkin krallar tahtını bırakmıyor, gökyüzünü paylaşmıyorlar, gölgeleri yokluyor bir adam. Kadın onu istiyor, en uzağa, en kuytuya, en sessizliğe. Bu dünyanın tozluluğundan uzağa, hainliğin olmadığı bir yer olmalı. Yolculuk çetin olsa da inanmış iki el, bir kalbe karşı koymaya gücü yetmez, yetmeyecek de. Izdırap ve elem birlikteler, adam ve kadın susuyorlar, birbirleriyle bütünler. Deniz, onları göğüslüyor, onların yurdu, kovulmuş bir kalp birbirlerine ağlıyor, yağmurda ağladıklarını bile bilmiyorlar. Sis, bütün bunları onlar görmesin diye üzerlerini örtüyor, yavaşça, sessizce ve merhametli bir şekilde. Bakışlar ufukta birleşiyor, Kitera’ysa kalbini bekliyor.

Çürük elma.

Arıcı ― Ο μελισσοκόμος ― O melissokomos [1986]

-Şanslısın. Dinle... Şarkı gibi, değil mi?
-Nedir o?
-Çiftleşmemiş genç arılar... Kraliçe arı olmak isteyen ve balmumundan yapılmış hapishanelerinin kapısını döven bakireler kapıyı kırmaya çalışıyorlar. Fakat diğerleri, nöbetçiler dayanarak çatlakları dolduruyorlar.
-Çıkmalarına neden izin vermiyorlar?
-Çünkü arılar sadece Kraliçe olarak seçtiklerinin çıkmasına izin verirler. Diğerleri ilkinin başına bir şey gelmesi hâli için saklanıyor. Bu arada erkek arılar suya gidecekler. Üzerimizde biriken işlerini yapıyorlar. Onları görebiliyor musun?
-Ne yapıyorlar?
-Kraliçe’yi bekliyorlar. Gelecek erkek arılarla dans ederek göğe yükselecek ve bir tanesini seçecek.
-Bu Kraliçe'nin dansı mı?
-Bu Kraliçe'nin dansı...

Anılarıyla bir adam, suskun. Sürekli olarak geçmişin o görkemli hikâyelerinde, toz toprak yaşanmışlıklarında yaşıyor, dünde kalmış kalbi, benliği, her şeyi. Bugüne ait bir şeyi varsa o da kocaman bir hiç. Yine göç, yine yol, yine bir Spyros. Evlatları ayrılıyor evden bir bir, kimi okuyor, kimi evleniyor. Eşinin kalbinden oldukça uzak. O yalnız, tek başına, öğretmenliği bir istifanın gölgesinde sükunete bürünüyor. Babasının, dedesinin, toprağının meşgalesine dönüyor, Arıcı. Yollara düşmüş bir arıcı. Kovanları kamyonetinin arkasında, kendi anılarının seyahatine düşüyor, sessizce. Oldukça ketum, bakışları sabit. Dinlenecek vakti arıyor, dünya ters düz olmuş. Yerle yeksan bir toprağın arasında ezilip kalıyor, arayışı kendinden ötede.

Spyros’un kalbindeki eksiklik, sevgi ve sessizlik gözlerinin ışığında gizleniyor. Hayat ona tokadını atmış, atmış bir köşeye, umarsızca. Her şeye, herkese yabancılaşmış, saçındaki aklar kendi geçmişinin anılarını bağırıyor. Hüznü kenetlenmiş, her defasında yara alıyor, göç hâli, yolculuğu ona eski dostlarını görme fırsatını veriyor. Bugünü reddediyor Spyros, bugüne dair ne varsa. Hiçbir şey onu tatmin etmiyor. Gelgitlerin ortasında savrulup duruyor, her defasında sancılanıyor, eksik bir adam Spyros.

Genç kız. Yersiz yurtsuz genç bir kız. Bugünü hatırlatan bir kimse sadece. Göçün ortasında buluyorlar birbirlerini. Spyros’un kalbini tamamlıyor. Spyros, kaçıyor, dönüyor, dolaşıyor, genç kızdan uzak durmaya çalıştıkça, onu kalbinden atmaya çalıştıkça iyice saplanıyor kalbine. Sevgisini, merhametini ona veriyor. Ağzından laf çıkmıyor pek. Bu bir tutku, aşkın bağı. Spyros, bugüne saplanmayı reddediyor her defasında. İki insan, ikisi birbirinden kurtulmaya çalışıyor, sonra birbirlerini arıyorlar, kaçıyorlar, arıyorlar, kaçıyorlar, arıyorlar. Öyle ki tüm bunlar olurken sessizlik O melissokomos’un içinde büyüyor, Arıcı Spyros kuytulara karışma niyetinde, dünyadan el ayak çekiyor, bugünün dünyası artık çok kirli. Hayat tesadüf ya da biraz karma. Kendi öz topraklarının kokusu, yurdunun hasreti, gençlik yıllarının dostları bu dünyadan, kendi dünyasından göç ettikçe onun ketumluğu daha katlanılmaz bir hâl alıyor. Bu dünyanın gülünçlüğünü istemiyor çünkü onu yaşamaya bağlayacak öze, hakikate dair izlerden noksan. Angelopoulos, Spyros ile bir insanın varlığını ve hiçliğini iki keskin çizgi ile gösteriyor. Onun maneviyatındaki yokluğunu, varlık-hiçlik dualitesini, arayışının dakikalarını hakikat sessizliğine ve pusluluğuna bağlıyor. Kovanlardaki arılar sonsuz kargaşayı, petekleri onların çıkmazını oluşturuyor. Bitmek bilmeyen sesleri Spyros’u sindiriyor. O sustukça, onların sesleri artıyor. Rüzgâr yaklaşıyor, korku da.

Victor Erice’in 1973 yılı yapımı, destansı dicta blanda filmlerinden biri olan İspanyol taşra hicvi Arı Kovanının Ruhu’ndaki düşünce geçişlerinin bir benzeri Angelopoulos’un Arıcı’sında da mevcut. Erice, taşradaki yalıtılmış kültürün özünü - sevgiyi, hakikatin merhalelerini iki çocuk (Ana ve Isabel) ile gösterirken, Angelopoulos bunu sadece Spyros’un omuzlarına yıkarak yapar, genç kızıysa bugünün bir prototipi olarak verir. Ana ve Isabel, Erice’in arı - kovan metaforunun  salt mekanizmasını oluşturur, onlara fonksiyon ve toplumcu gerçekçilik perspektifine  uzanarak bir kimlik kazandırır. Onları, toplumun ötesindeki geleceği karartılmış, yalnızlığa itilmiş çocuklar olarak resmeder. Angelopoulos’un Spyros’unun bu bağlamda Ana ve Isabel’den farkı yoktur, bu iki timsalin ardında adil olmayan dünya düzeni yatar ki iki usta yönetmen Erice ve Angelopoulos bir aralıkta buluşur : Hakikat değişmez, birdir.

İlk seferinde hava güneşliydi. Güneş ışığı gözümüzü alıyordu. Meramımız belliydi. Boş yere gölgelik bir yer aradık...


Theodoros Angelopoulos, Spyros’un anılara gömülü yaşamıyla eskiyi, değişmemiş ve saf olanı bir kez daha suyun yüzüne çıkarır. Zaman ilerledikçe zehirlenir insan, eskide bozulmamışlık vardır. Belki de Spyros’un bugünkü yaşantısının kökleri çoktan kurumuştur, bitap düşüşü, çöküşü ve de yıkılışı bugüne bir ağıttır, bugünün dünyası, eskinin dünyası, keskin farklar ve bu farkların arasındaki boşlukta kalan bir insan ya da insanlar. Değişmiyor, bugündeki genç kıza son kez tutunmak isteyişi bundan. Yaşamasını gerektirecek dallara sıkı sıkı tutunmalı Spyros. Gözlerinin sürekli olarak boşluğa dalışı rahatsızlık verici, yaşadığı anlarda ölüşünün dirilişini istiyor ama zorluğun içinde kalbi ve anıları.

Toprağın insanının elleri titrer. Çile ve hüzün her zaman vardır. Bazen can yorar. Kalbini dinlendirmek ister, her şeyden vazgeçip, en uzağa, en kirlenmemişe, en güzeline gider insan. Bu bir saplantı değil. Saldırıları, dünyanın tozlu yüzeylerindeki hakikatin yitirilişinden doğan örümceklerin dağılmayan ağlarına benzer. Ondan kurtulup, pür olanı göğsüne alıp sarılma niyeti taşır kalp. Zira, insan temiz yaratılmıştır. Kirleten biziz, onlar. Bugünkü yaşantısının izlerini gördükçe daha çok yara alır. Anıların kendi seyahatindekini yerini bilir. Zaman geriye doğru değil, ileriye doğru akar. Onlar Spyros’u öldürdükçe, Spyros daha da derinlere iniyor, hasretlerine, anılarına. İçimizde diriliyor. Bugünden eksik, yarım okunmuş bir kitap gibi, daimi bir resimsizlik isteği gibi. Spyros’un yaşamındaki bulantının mimarları bugün kendi dünyalarında insanları öldürüyor, acımasızca, kazandıklarını sanıyorlar, yanılıyorlar. Bu istek onlara diğerlerinin yaşam alanını bir alt bareme indirgeme imkanı tanıyormuşçasına hoyratça soytarılıklarını sergilemeye devam ediyorlar ve insan bir kez daha kuytulara çekiliyor. Spyros, kovanlarının yanında artık, babasının, dedesinin toprağında. Yıllar önce orada yaşardı. Toprağı kokluyor, toprak ona istediği her şeyi veriyor.

Ölümlerinin ardından usta yönetmen T. Angelopoulos’a ve Fellini filmleriyle bildiğimiz, Arıcı’da ciğerlerimize işleyen usta oyuncu Marcello Mastroianni’ye en derin duygularla…

Puslu Manzaralar ― Τοπίο στην ομίχλη ― Topio stin omichli [1988]

Sevgili Babacığım,

Sana yazıyoruz çünkü gelip seni bulmaya karar verdik. Seni hiç görmedik ve seni özlüyoruz. Hep senin hakkında konuşuyoruz. Ayrıldığımız için annem çok üzülecek. Onu derinden seviyoruz, sakın sevmediğimizi düşünme ama hiçbir şeyi anlamıyor. Senin nasıl göründüğünü bilmiyoruz. Alexander bir sürü şey söylüyor. Seni rüyasında görüyor. Seni çok özlüyoruz. Bazen okuldan eve giderken peşimden ayak sesleri duyduğumu zannediyorum, senin ayak seslerini… Dönüp baktığımda ise orada hiç kimsecikler olmuyor. Sonra, kendimi yalnız hissediyorum. Sana engel olmak istemiyoruz. Sadece seni tanımak istiyoruz, sonra geri döneceğiz. Bize cevap yazarsan tren sesiyle yap : tatan... tatan... tatan... tatan... İşte buradayım, seni bekliyorum… tatan... tatan...

Voula

İki küçük kalp. İkisi de birbirlerine bağlı. Tarif edilemeyen bir korku var yüzlerinde. Soğuk tren istasyonları, göçlerinin habercisi. Bu göç, sürgünlük hâli, umutla başlıyor, içlerinde besledikleri umutla. Sonsuza dek uzanan, sevgi ve hasret. Yollara düşüşleri eksikliklerini tamamlamak adına, karanlıktan aydınlığa uzanmak için, başlangıçta karanlık vardı. Bilmedikleri diyarlara, bilmedikleri insanların içine karışarak yaşamın karmaşasına, hıçkırıklarına şahitlik ediyorlar. Onlar çocuk kalbinin güzelliğiyle varlar. Kirlenmemiş, saf ve en güzel hâlleriyle sürekli gidiyorlar, sürekli. Vazgeçmiyorlar. Sınırları bilmiyorlar.

At, özgürlüktür. Çocukların özgürlüğünü öldürmeyin. Herhangi bir at, fark etmez. Bu, Voula ve Alexander için pek önemli değil. Soğuk bir yer. Yabancı insanlar, yabancı bir kasaba. Yabancı olmayansa, hissiyatları. Voula ve Alexander ağlıyor ata. Attan ziyade ölümün soğukluğuna alışık değil bu iki kalp. İçlerindeki duygu birikintisi yaşlı adamların ağlamalarına benziyor. Ellerini tutacak kimsecikler dahi yok. Öyle ki arkalarında başka dünyanın insanları gülüp eğlenirken onlar hüzünleniyor. Dünya böyle bir yer. Acımasızca, birileri sürekli gülüyor, birileri sürekli ağlıyor. Değişmeyense, bunların birbirinden bağımsız olmayışı. Bir çocuğun özgürlüğünü öldürenler, onu bir hiç gibi köşeye fırlatanlar acizliklerini göstermekten utanmıyorlar. Ve asıl huzursuz eden de maneviyatsızlığı istemeleri, hissiyatları bertaraf etme arzuları, kazanmak, sürekli bir zafer, sürekli bir galibiyet, bunun için sahte provalar, sahte benlikler ve de sahte kalpler üretmeye devam etmeleri.

Asil olanın hep köşede saklanışı, Puslu Manzaralar’ın sessiz manifestosundan başkası değil. Yaşamın bütün çetinliği hâkim önlerinde. Sürekli yığılıyorlar, sürekli bir engel çıkıyor. Bu hiç bitmiyor. Küçük bakışları umutsuzluğu yıkıp geçmek istiyor. Kötü insanlar var ve bunlar oldukça zararlı. Çocuklar, yaşamın çizgilerinde yitip sisli ağaçları, puslu manzaraları, fotoğraf şeritlerinin gerçekliğini istiyorlar. Başka bir şey değil. Görmediklerinin özlemini duyuyorlar, seviyorlar. Angelopoulos, çocukları dünyanın o bozulmamışlığın bir portresi olarak sunuyor, onların hakikatini denizlere, gökyüzüne yerleştiriyor. Çocukların içinde bulundukları durum rayların soğukluğuna ve karanlığına eşit. Ne eksik ne fazla. Onlar ilerledikçe, yolları da büyüyor. Ardılı sonsuz. Baba gizli bir özne, anne kapalı bir ses. İlginçtir ki babalarının yokluğu gibi film boyunca anne de gözükmez. Sadece bir gölge, bu kadar. Çocukların yoksunluğu belki de bu yüzden daha hüzünlendirici, daha çarpıcı bir hâl alabilmektedir. Annesiz, babasız bir çocuk her zaman mahzun ve masumdur. Tüm bu soğuk şartlar altında, yürüdükleri yollar göğüslerindeki enginlere benzer.

Sürgünlük hâline dayanamıyorlar, yorgun ve argın düşüp çoğu kez tanımadıkları garlarda uyuyup kalıyorlar. Sürgün iki çocuk, yine göç hâlinde bir adama rastlıyorlar. Hem arabası hem motosikleti var. Bu, çocuklar için muazzam bir duygu. Kaderleri ortak, yolları kesişiyor insanların. Yersiz-yurtsuzluk özlemi içinde barındırır, onda muntazam bir şefkat gizlidir. Sonra, içten bir dayanışma, kendiyle barışık olma hâli. Sürekli gidiyor olma duygusu, bir yerlere bağlı olmama düşüncesi insanı silker, kimi zaman yıpratır, kimi zaman içinde öldürür insanı. Bir şeylerin varlığına hükmedemeyebilir, hatta çekirdeği bile kırabilir, ondan sıyrılıp kendi göç farkındalığını ve vicdanını kurar insan. Düşünce hareketlidir. Yaşama direniş gerekli, o kutsal zafer için, ötelerdeki ağaçlara sımsıkı sarılmak için.





İçerdeki inanç. Voula ve Alexander, bir inancın verebileceği tüm erdemi kendi içlerindeki konuşmalarda ve davranışlarda göstermektedir. Alexander’ın Voula’ya -bir şekilde tamamlanamayan- dünyanın oluşumuna dair hikâyesi, rüyasındaki imgeler ve denizin içinde beliren devasa, betonarme el ile kendi hakikatlerinin gerçekliği işaret edilir. Bu onların gözünde somut olarak göğe doğru yükselen “Tanrı’nın Eli” gibidir adeta. Başlangıçta her şey karanlıktı, sonra ışık çıktı. Angelopoulos, çocukların rüya-hakikat olgusunu bu tasvirle gerçekleştirdiği gibi, pusları ve fotoğraf şeridindeki gözükmeyen ağaçları sınırların ötesine yerleştirir. Sınırlar, bilemediğimiz sınırlar… Alexander’ın bilmediği sınırlar.

Her birimiz sana aynı şeyi yazıyor ve her ikimiz de sessizleşiyoruz... birbirimiz aynı dünyaya, aynı ışığa, aynı karanlığa ve sana bakmadan önce…

Puslu Manzaralar, bir yol ve hüzün sancısı gibi gözükse de tüm bunları aşıyor. Angelopoulos, insanın içindeki çıkmazları, kendi hakikat eşiklerini, kendi olması gereken yol – sınır ile göç hâlinin altını bir kez daha çiziyor. Puslu bir hakikat, ötelerde bekler vaktini. Oraya yolculuğun sonunda varıldığında karanlıktan aydınlığa uzanacağız. Bir manzara çıkacak ortaya, gözleri kamaştıran. Büyüleyici. Sessizleşeceğiz önce. Sonra, bir ışık belirecek. Pusun tam ortasındayız. Derinlerde bir yerde hareketlilik var. Her şey, her yer derin ve saydam. Bu, tarif edilemeyecek bir duygu. Korku da var. Gölgelik bir yer arayacağız, yılların arzusu belki de bu olacak, yıllarca beklenen bir an. Engeller aşıldı artık, sular geçildi, karanlıklardan kurtulma vakti. Özgürlüğün ve saadetin ferahlığı yavaş yavaş çöküyor, görkemli bir düzen. Kurulmuş düzenin uzantısı sonsuzluğa benziyor, hakikat artık çok yakın. Angelopoulos susuyor, kelimelerini geri vermiyor bize. Manzara giderek tüm asilliğini göstermeye başlıyor, bütün bir tatlı inadıyla. İlk başta her şey güneşliydi. Ölüyoruz, ölüyoruz, ölüyoruz. Biz ölümden doğacağız.

Hullo Seagull.





2011–2017 idea, schola, zâhir âlem