14 Şubat 2015

İçeriğin Ölümü, Biçimin Hükmü ― Kendi Peşine Düşen İnsan

Karşına çıkabilecek en kötü düşman hep kendin olacaksın.
Nietzsche

Kaybolan / Aranan

Keşişlere göre, insan için uçurumdan aşağı düşmek diye bir şey yoktur. Zaten insan hep uçurumun kıyısında yaşamaktadır. Bu uçurum da dünyadır.

İnsan ruhunda, yaşam ve ölüm arasındaki o anlık sürecin kaçınılmaz bir yazgısı olarak teşekkül eden ontik falezler, insanın dünyada olma (sein in der welt) halinin ne kadar da zorlu ve aşındırma gücü fazla bir deneyim olduğunu göstermektedir bize. Kişinin karanlık ve sert yanları, bu arayışı zorlaştırırken, hiç çekinmeden söylenebilir ki; aynı zamanda, varlığı ile de bu arayışı mümkün kılmaktadır. Çünkü mutlak ve ideal iyilik hali, sadece Tanrı’ya ait bir durumdur. Ezelî ve ebedî var olan ve kendini aramaya muhtaç olmayan tek varlık, sadece odur çünkü.

Ama insan, maruz kaldığı varlık âleminin kifayetsiz bir sakini olarak, kendini, kendinde, bir başkası ile aramaya hep yazgılı olmuş, kendini bir şey ile yabancılaştırmaktan hiç geri adım atmamıştır. O şey,  bir Tanrı - ya da bazısına göre Tanrılar veya Tanrısızlık, olmuştur yeri geldiğinde... Yahut bilim, aşk, sanat, meslek...

Hakikati(ni) yitiren, dünyaya fırlatılan insan, kendini aramaya koyulduğunda, bir inşa problemi baş göstermiştir böylece. Fakat kendini, ne ile, nasıl inşa?

Zamanın ruhu (Zeitgeist) çok muhtelif suretlere bürünmüştür, bu meselede. Fikirsel muhakeme ve pratiklerin çok türlülüğü,  üzerinde kalınacak sabit bir zeminin mevcudiyetini zorlaştırmış, insan teki, mevsimin tavrına bürünen doğa gibi çeşitlenmeye mümkün ve muhtaç bir pozisyonda mesken tutmuştur kendine.


Vincent Van Gogh ― The Prison Courtyard, 1890


Mahur Hülyalar / Şedit Çöküşler

Kendisinden kerelerce bahsedilmiş olan Endüstri Çağı ve Modern Çağın oluşum aşamalarını tekrar etme niyetinde değilim fakat kendini arayan bireyin peşine düşmek, kendini nasıl kaybettiği ve nasıl bulmaya çalıştığı ile alakalı olmaktadır, mecburen.

Endüstri Çağı bir hayal ve aynı zamanda bir hayalin sonu.  Güven ve umut kaynağı olarak içselleştirilen bu çağ, doğanın mutlak olarak insanın egemenliğine girmesi, maddesel bolluk ve refahın insanın niteliksel meselelerine el çabukluğu ile çözüm bulması, bilim vasıtasıyla insanın her şeyi tüm açıklığı ile kavraması gibi birtakım sayıltılar ve kazanım ilkeleri ile yola çıkmış, ancak neticede, felsefî manada bireyin içine konuşlanmış bir düş kırıklığı olmaktan ileri gidememiştir. Tanrı’nın Şehri, kapılarını ‘sınırsız üretim-mutlak özgürlük-kısıtlanmamış mutluluk’ üçgenleşmesine açması gerekirken, kapıda, ‘fesada dönüşen bir üretim-kayıtlanmış bir özgürlük-kısıtlanmış bir mutluluk’ belirmiştir.

Endüstri Çağı vaatlerinin suya düşmesinin sebebini, Erich Fromm'un (1976) Sahip Olmak ya da Olmak’ta , ‘yaşamın tek amacının mutluluk ya da bir başka deyişle, maksimum hazza ulaşmak olarak görülmesi’ [1] ifadesindeki gibi bir niyet sapması olarak ön-görmek, hiç de isabetsiz olmayacaktır. Maksimum hazza ulaşmak:  radikal hedonizm...

Radikal hedonizm, cümle istek ve güdülerin tatminini hedefleyen bir yapıdır.  Her sistem gibi, enerjisini, tüm çarpıklığına rağmen korumak ve sürdürmek ister. Epikürcü bir tasarı değildir bu. Epikür, saf hazzı, ‘ruh huzuru’  (ataraxia) adına ön plana çıkarmıştır. Radikal hedonizm daha köktenci ve bozguncudur. Ucu açıktır, ayakları yere basmaz, çare için sapkın düşler kurar. Ancak çare bulma saplantısı Cioran (1946) gibi söylersek "bir uygarlığın sonunun belirtisidir; selamet arayışı da bir felsefenin sonunun…"  [2]

Her sistemin kendi içerisinde anlamlı ve kendine has bir düzeni olduğu düşünülürse, kapitalizm de kendini, kendi içerisinde aklileştirmekte ve sistemini bu bağlamda inşa etmektedir. Bu, iki uçlu bir sistemdir. Bir ucu zorlayıcı, monoton bir çalışma standardına ve sermayeye dayanırken, diğer ucu ise çılgınca bir tüketimin nesnesi haline gelecek meta ve mekan üretimine dayanır. Daha çok tüketmek için daha çok üretmek...

Kapitalist üretim sistemi, monotonluğun ve gün geçtikçe artarak devam eden psikolojik tacizin (mobbing) imkânına kapı aralayıp insanı mutsuz kılarken, diğer yandan da insanın tüketerek mutlu olabileceği sanrısını pompalamaktadır. Burada bir açmaz vardır. İnsanı üretirken dahi mutsuz kılan bir sistem, tüketirken nasıl mutlu kılacaktır? Burada, mutluluk diye pazarlanan, zaten mutluluğun kendisi değil, Baudrillardcı bir tabirle, ‘mutluluğun simülasyonudur.’ Yani ‘mış’ gibi bir mutluluk. Üstelik mutluluk gibi sürreel bir kavramın altını doldurmak ve alıcılarına pazarlamak, kapitalizmin zeka dolu (!) yeni medyacıları ve organik aydınları için çok da zor bir iş olmasa gerektir.

Yeniçağ Ruhiyatçılığı / Kişisel Gelişim Enstantanesi

Kişinin kendisi ile sözde bir savaşım sürecini sistemleştirme iddiasında olan, 1990’lı yıllardan itibaren popülerleşen bir ruhiyatçılık olarak kişisel gelişim, kapitalizmin, psikoloji alanına yaptığı yatırımlardan biri olarak görülebilir. Kişisel gelişimin mantıksal düzeni aslında bir ‘self help’ tekniğine dayanmaktadır. Temelde kişinin kendine temasını ve kendini düzene koyma süreçlerini teorikleştirir. Kişisel gelişim, kişinin ihtiyaç ve çıkarlarını akılcı bir şekilde ilerletmesini ve olgunlaştırmasını hedefleyen liberter yeni sağdan feyz alır.

The Secret, Limit Sizsiniz, Değişim İçin Beyninizi Kullanınız’ gibi oldukça iddialı ve dikkat çekici başlıklar ile piyasaya sürülen ve çok satanlar listesinde yer alan kişisel gelişim kitapları, kapitalist argümanlarca sistemleştirilmiş ve ‘NLP’ gibi pop-bilimsel bir kuram tarafından garantilenmiştir. NLP (Neuro Linguistic Programming), Bandler ve Grinder’in (1970) ‘modelleme’ kavramının psikolojizasyonundan ve ardından aile terapisti ve hipnoz uygulayıcıları Virginia Satir ve Milton H. Erickson’ın araştırmalarının harmanlamasından köken alan psikolojik teknikler düzeneğidir. Düzenektir, çünkü temeli oldukça matematiksel önermelerden oluşmaktadır.

NLP ilkelerinde, insanın varoluşsal süreci, hiç tereddüt edilmeden ‘girdi-süreç-çıktı-geri besleme’ gibi teknik bir döngüde değerlendirilir. Tüm bu laf kalabalığı, aslında ‘daha çok başarılı olup, daha çok kazanmak’ ilkesine gönderme yapmaktadır. Yani,  ne kadar çok girişimcilik (girdi), o kadar çok üretim (süreç). Ne kadar çok üretim (süreç), o kadar çok kâr (çıktı) ve yatırım (geri bildirim).

İçeriğin Ölümü / Biçimin Hükmü

Ezber bozmak ile öğünen NLP, herkesin doğru bir model alma yolu ile,  modellenen kişi gibi olunabileceğini not düşer.  İçerik ile değil, biçim ile ilgilenen NLP, ‘bir sanatçının yaratma stratejisi, güç bir tasarım sorunu ile karşı karşıya kalan hayal gücünden yoksun bir aerodinamik mühendisine uygun bir şekilde aktarılabilir.’ [3] gibi bir önerme ile psikolojinin ve eğitim bilimlerinin referanslarını altüst etmektedir.

Strateji kavramı NLP’de başattır. Strateji, herhangi bir öznel deneyimden bağımsız olarak görülür. Üzerinde durulan bir diğer temel kavram olan başarı, öğrenilip değiştirilebilen stratejiler vasıtasıyla herkes tarafından elde edilebilir. Modelleme, ‘ortalama’ insana, mükemmelliğin kapılarını açabilen bir sihirlik değnek olarak görülmektedir. Ancak, tesadüfîlik ya da kuantumcu ilerleyişler, geleneksel tabir ile ‘kader perspektifi’ burada ihmal edilir.  ‘İstersen, başarırsın.’  mottosunun, insanın biyolojik ve sosyal kaderi ile çatışan bir nitelik taşıdığı, NLP’de dolaylı olarak görmezden gelinir. NLP’de ‘insan, gerçekliği değil, gerçeklik hakkındaki algılarını bilebilir. Deneyimlenen gerçekliği değil, gerçekliği deneyimleme sürecini dönüştürmek, davranış alışkanlıkları ve düşünme biçimlerini değiştirmekten geçer.’’ [4] Buna göre, davranışlarımızı, modellediğimiz kişilere göre değiştirirsek, başarı ve mutluluk tesadüfi olmaktan çıkacaktır.

Kapitalist Ayartı / Mülkiyet Edinimi

Alain de Botton ’başarılı insanların hedeflerine kendi çabalarıyla nasıl ulaştıklarını anlatan kişisel gelişim kitaplarının gerçekte bunları okuyanları ‘’hüznün kucağına’’ bırakmaktadır.’ [5] derken pek de haksız sayılmazdı. Kişisel gelişim kitapları, Marxist sınıf kavramının karşısına, ‘meslek, statü, gelir’ gibi birtakım mülk edinme ile ilgili kavramları koymaktadır. Buna göre, çok kazanan başarılı modeller, daha çok kazanmak isteyen başarısız vasatlara bir umut kaynağı olmaktadır. Modellemenin bir tarafı özenme duygusunu harekete geçirirken, diğer tarafı ise, ulaşılamayan bir hedefin kolay tahmin edilir bir neticesi olarak, kişiye başarısızlık hüznünü serumlar.

‘Robin Sharma’nın bilgesi’, dikkat edilirse Ferrari’sini satmaktadır. Buradaki meselemiz ‘bir bilgenin, nasıl olur da Ferrari’ye sahip olup/olamayacağı’ değildir. Asıl mesele şudur: Bir bilge, eğer gerçek bir bilgeyse,  Ferrari’sini satışa mı çıkarır yoksa hibe mi eder ?

Kuantum Olumlama, Kuantum Başarı: Zenginliğin ve Başarının Şaşırtıcı Bilimi, Prenslere Dönüşen Kurbağalar, İstediğiniz Herkesi Mıknatıs Gibi Çekin, Kendini Herkes İçin Gerekli Hale Getir gibi başlıklar ile piyasada kendine kolaylıkla raf bulabilen kişisel gelişim kitaplarının mülk edinme ve zenginliğe ulaşmadaki manik ısrarı, felsefi hipotezleri ve bilimsel çalışmaları kapitalist argümanlar ile ticarileştirmektedir. Kişisel gelişim, eğitimden özel sektöre, kuantumdan meditasyona, sanayiden çocuk bakımına kadar geniş bir yelpazede üretilen soru ve sorunlara, tüm öz-güveni ile cevap skalası oluşturmaktadır. Kişisel gelişimin mentörleri, yani yaşam koçları, 40 yaşına gelmiş bir yetişkine, hangi yemeği nasıl yemesi gerektiğini, cinsel yaşantı süresinin sıklığını, işverenine nasıl davranması gerektiğini şımarık bir uzman tavrı ile öğretirken, 40 yaşındaki birinin iradesini nasıl özgürleştirebileceğini hiç hesaba katmamaktadır.

Başarı kavramı, kısa sürede son verilebilme tehlikesini kendinde barındıran bir işte çalışan biri için oldukça muğlaktır. Kişisel gelişim bu muğlaklığı, ‘Kendini yenile !’ ‘Risk almaktan kaçınma!’ gibi manifest söylemler ile belirginleştirmeye çalışır. Böylece kişi, aldığı yüzeysel eğitimler ile CV’sini yeniler. CV ne kadar şişkin olursa, kişi o kadar uzman görünecektir çünkü. Ancak bu yenileme meselesi, kişiye ne katmaktadır? Yenileme, var olan durumun bir tekâmülü mü, yoksa eski ile yeni olanın işlevsel bir değiş-tokuşu mudur?

Bu Bir Emirdir: Mutlu Ol ! / Mutsuzluk İhtimali

İlan panolarına, reklam spotlarına, aktüel medya yayınlarına bakıldığında, bir şeylere sahip olmak başarı ile, başarı da mutluluk ile paketlenmektedir. Bu oldukça sinsi bir yöntemdir. Çikolata ısırığının baştan çıkarıcı erotizmi, başarılı bir erkeğin vazgeçilmezi olan son model arabası, herkesin ama herkesin sahip olması gereken havuzlu bahçeli rezidanslar, içildiğinde insanı mutluluk ifratından öldüren soğuk çaylar, başarılı ve mutlu bir hayatın olmazsa olmazlığına gönderme yapmaktadır. Ancak Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda mutluluğa ‘okyanusvârî’ [6] benzetmesini yapması, gerçek mutluluğun hiç de ‘öteki’ ile alakalı olmadığını ve kişiyi baştan çıkaracak denli kozmik bir duygu-duruma sebep olmadığını işaret etmektedir.

Kişisel gelişimde ‘mutluluk normatif bir anlam kazanmış bulunuyor, yeni bir norm nakşediyor insanın alnına: Mutlu olmak zorundasın, yoksa hayatın yaşamaya değmez.’[7] Başarı zorunlu ise, neticesindeki mutluluk da zorunlu hale gelmekten kurtulamaz. Ancak başarısızlık ve mutsuzluk her zaman bir ihtimaldir. Kişi, böyle bir ihtimali saf dışı bırakırsa, en başından itibaren, kayıtlı bir hüznün ihtimaline kucak açmış olur. Mutluluk elbette önemlidir. Ancak kişisel gelişimin kavrayamadığı şey, mutsuzluğun başlı başına yeni bir yaşantısal ihtimalin anlamlılığını içermesidir. Bu ihtimal de kişinin kendisine bir ‘es’ hakkı tanıması ve soluk aldırmasıdır. Çünkü kişi, eğer en ufak bir mutsuzluğu dahi kabul edemez hale gelirse, kolayca takatsizleşebilir ve yel değirmenleri ile savaşmak, kişinin makûs kaderi olabilir.

Mutluluk, kişisel gelişim terminolojisinde daha ziyade ‘pozitif düşünce’ olarak zikredilir. Negatif Limanlardan Pozitif Sulara gibi isimlerle, zamanında ülkemizde de büyük yankılar uyandıran kişisel gelişim kitapları, yaşamın kutupsallığını görmezden gelmektedir. Yaşam sadece iyi olana, iyi olmaya yönelik düzenlenmiş bir olgu değildir. Süreklilik halini almış bir pozitif bakış, kişiye soluk aldırabilecek bir tefekkür anına yer bırakmaz.  Kişisel gelişimin ve onun pozitif bakıştaki bu ısrarcılığının, Batı’nın bir kompleksi olduğunu, Hintli yazar Arundhati Roy’un 2011’deki bir mülakatındaki, ‘Bu hasar görmez mükemmel hayat fikri bizde yoktur.’ ifadesinden çıkarsayabiliriz.

Didaktik Bir Son

Kendisinin peşine düşen insan, kişisel gelişim ve benzeri aletler ile kendini yapılandırma sürecine şüpheli yaklaşmalıdır. Zira kendi eksiğini, belki de hiç ummadığı bir şey ile kapayacaktır. Bu şey, kendini rastlantısallık ile sunacaktır.

Mutluluğu aramak yerine, yaşamın kutupsallığını kabul edip, anlamı aramak daha manidar olacaktır. Zenginlik ve başarının araçsallığı ile büyülenmek mutlak bir kayıptır. Neticede kişi kendini ararken kendinde, mutsuzluğa, kayıplara, acılara ve başkasına da yer açabilmelidir.

F. Gökhan Özcan
Mavi Yeşil,  91. Sayı
______________________________

[1] Fromm, E. Sahip Olmak Ya Da Olmak, İstanbul: Arıtan Yay., 2003
[2] Cioran, M. Çürümenin Kitabı, İstanbul: Metis Yay., 2012
[3] Dilts, R. Grinder J. Nörolingustik Programlama: Kişiye Özgü Tecrübelerin Yapısının İncelenmesi, İstanbul: Beyaz Yayınları, 2006
[4] Yazıcı, A. Bektaş,  Bektaş, R. Liberalizm ile Muhafazakârlık Arasında Hipnoz: Kişisel Gelişim Fantezisi, İstanbul: Doğu Batı Dergisi 2009, Sayı 48
[5] Botton, A. Statü Endişesi, İstanbul: Sel Yay., 2005
[6] Freud, S. Uygarlığın Huzursuzluğu, İstanbul: Metis Yay., 2013
[7] Schmid, W. Mutsuz Olmak, İstanbul: İletişim Yay., 2014

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

2011–2024 idea, schola, zâhir âlem