24 Ocak 2016

Alman Mistik Düşüncesi — Heinrich Seuse

Hz. İsâ, Getsemani Bahçesi'nde. [Arkhip Kuindzhi]


Kız çocuğu: Hangi acı ve ıstırap kişiyi Tanrı karşısında en olgun kul yapar?

Seuse: Bazı acı ve musibetlerin, insanların doğru yolu bulmalarında etkin bir rol üstlendiğini bilmelisin. Tanrı, insanları herhangi bir günah ve suçu olmadığı hâlde, kaldıramayacakları birtakım belalara maruz bırakabilir. Böylece O, bu musibetler karşısında kimin isyankâr kimin itaatkâr olduğunu denemek ister. Bazı musibetler ise bir günahın bedeli olabilir. İsâ ve arkadaşlarının haça gerilmesi bunu gösterir. Bazıları için musibet, onların tövbekâr olmalarına neden olur. Böylece daha büyük belalarla karşılaşmaları önlenir. O hâlde musibet ve acıların pek çok neden ve sonuçları vardır. Ancak en değerli ıstırap, Baba Tanrı'nın oğlu İsâ Mesih'e verdiği ıstıraptır. Aslında bu, İsâ'nın işlediği bir günahın bedeli diye görülmemelidir. Bilakis Tanrı, bununla İsâ'nın sabrını ölçmek istemiştir. Bu nedenle, ey kızım bil ki; bunlar şikâyeti değil olgunlaşmayı sağlamalı, Tanrı'dan geldiği için bunlara başım gözüm üstüne denmelidir.

Kızım! Bakışlarını içe yönelt. Bu sana sadece yarar getirecek bir hakikat olmamalıdır. Zira kim sadece kendine yarar getirecek bir hakikate odaklanırsa, bundan çok fazla bir fayda göremez. İnsanlarla beraber olduğun zaman gördüğün ve duyduğun her şeyi unut, sadece içine doğan şeylerle yetinmeye çalış. Kişi zevk ve safasını, hevesini duygularına değil, hakikate yönlendirmelidir.

Şüphesiz Tanrı bizi nefsten tamamen soyutlamak istemez. Ancak O, bizim nefsimizi kâinata döndürmek ister. Kim bakışını içe yöneltirse o kesretten kendini müstağnî kılar. Kim kendi tabiatında etkin olmak isterse, o hâlde aklını ıstırapla karartmalıdır. Kişinin materyal, resimler ve mesnetlerden uzaklaşması en büyük arzusu olmalıdır. Olgun insan olmanın tek şartı "Ben"den sıyrılması ve Tanrı'da erimesidir. Zâhiri ve kişiyi sevmek aslında tesadüfü sevmektir. Bu yanlıştır. Ben bundan sarfınazar ediyorum. Şu anın görüntüsüne kendini kaptırma. Bilakis hem kendini, hem de diğer mevcudâtı "Bir"de gören doğru yoldadır.

Sevinç ve kederde sakin ol, sükûnetini muhafaza et. Çünkü insan aynı yıl içinde hem sükûnet hem de fırtınayla karşılaşabilir. Eğer diğer yaratıkları kendine yararlı kılmak istiyorsan, onlardan yüz çevir. İnsan maddeyi hükmü altına alamaz, çünkü bu boş bir uğraştan öteye geçmez. Hâlbuki madde onu esir eder. İnsan mal-mülk vb. konuda daima dikkatli olmalıdır. Yeryüzünde sanki senden başkası yokmuş gibi yaşa. Kendi kendine, sen bana karşı olsan bile ben sana karşı olmayacağım de. Düzensizlik, kargaşa bir başka keşmekeşliği meydana getirir. Kim ki mizacını özgür kılarsa, o kişi hem içiyle hem de dışıyla uyumlu yaşar. En yüksek sükûnet hâli bedenini zapturapt altına almandır. Sen bazen tekdüzelik, acelecilikten şikâyet ediyorsun, şüphen olmasın ki bu sayılanlara ne kadar yakın olursan, o kadar rahat bulursun.

Tüm kötü adetlerin ve hakikati gizlemenin kökü geçici bir sevgiye sahip olmaktan kaynaklanır. Duygular batarsa hakikat doğar. İçte Tanrısal faziletlerin oluşmasını nefsanî arzular temin etmez. Nefsinin sesine kulak vermeyen bazı kimseler görürsün. Onların içi ve dışı birbirinden farklıdır. Ne var ki bu durum pek çok kimsede bulunmaz. Kişinin mizacı sürekli nemalanan zenginliğe benzer. Bu artış ne kadar dışa doğru gelişirse, o denli Tanrı'dan uzaklaşılır. Ne kadar içe doğru gelişirse, menzile o denli yaklaşılır.

Ey kızım! İnsanları kötü şeyler yapmaya sevk eden nedir? Onların maddeye olan arzu ve istekleridir. Kişi kanaatkârlığı elde ederse, kötülükten kendini korur. Tanrı'nın iyi kulları için bu yolda mağlubiyet galibiyettir. Sana yetecek kadar her şey vardır. Başka şeylere ihtiyaç duyduğunu söylemen aslında bir bahanedir. Pek çok işe başlayıp da onu sonuca götürememek ne kadar da acıdır? Öyleyse kişi bir an önce kararını vermeli, Tanrı mı yoksa dünya mı? Bunu açıkça belirtmelidir. Ne mutlu o kimseye ki çok fazla konuşmaz. Çok fazla dünya malıyla meşgul olmaz. Meşguliyet ve kelam ne kadar çok olursa, ihtimaller o kadar çoğalır.

Bazı insanlar lütuf ve kahrın içinde olurlar. Ancak bunu kendileri arayarak bulmazlar. Tanrı da şeytan da insanın kendi içindedir. Kişi ikisi arasındaki farkı iyi bilerek bunlardan birini tercih, diğerini terk etmelidir. İnsanlar bazen şikâyet eder ve üzüntü duyarlar. Bil ki bunların hepsi günahtan doğar. O hâlde günahtan kaçınmak gerekir. Kalbi mutmain olmuş huzurlu insan masivadan yüz çevirmeyi bilir. İsâ Mesih ile şekillenir, Tanrı'yla somutlaşır. Bu durumda, sükûnet sahiplerinin dünyaya, mala-mülke karşı tavırları nasıl olmalıdır? Kişi önce kendi egosunu yok etmeli, sonra da diğer şeyleri kendinde fânî kılmalıdır. Bunu gerçekleştirmede en küçük şey nedir? Böyle bir düşünceye sahip olmaktır. En büyük yardımcı nedir? Kendi iradesini Tanrı’nın irade ve emrine amade kılmaktır. Sükûnet sahibi kişi her zaman ihtiyaç duyduğu şeye değil, yoksun kalmak istediği şeye nazar edendir. Bu insan, olgun bir insandır.

Ey kızım! Eğer iyi bir insan olmak istiyorsan, o hâlde Tanrı'nın hem sana, hem de diğer varlıklarına, acı ve tatlı hâllerine rıza ve sabır göster. Bunlar senin için her zaman eşit olmalıdır. Zihnini seni meşgul eden şeylere karşı her zaman kapalı tut. Aklının sana uygun gördüğü, nefsinin meftun olduğu şeylerden kendini özgür kıl. Tanrı'nın beraber olmadığı hiçbir şeyle beraber olma. Eğer haksızlık yapanların yanında olursan, hem kendini hem de başkalarını haksızlık yapmaktan koruyamazsın.

18 Ocak 2016

Luis Bunuel — Bir Endülüs Köpeği

En arrivant chez Dali, à Figueras, invité à passer quelques jours, je lui racontais que j'avais rêvé, peu de temps auparavant, d'un nuage effilé coupant la lune et d'une lame de rasoir fendant un œil. De son côté il me raconta qu'il venait de voir en rêve, la nuit précédente, une main pleine de fourmis. Il ajouta: "et si nous faisions un film, en partant de ça ?" 

Birkaç günlüğüne davetli olduğum Figueras'a Dali'ye gittiğimde kısa bir süre önce ayı kesen ince, uzun bir bulutla, bir gözü yaran usturanın rüyama girdiğini anlattım. O da bana bir gece önce rüyasında karıncalarla dolu bir el gördüğünü anlattı. Ve şöyle dedi: "bu düşlerden yola çıkarak film yapsak nasıl olur ?" 
Luis Buñuel

Un Chien Andalou, 1929 yılı yapımı Luis Bunuel'in ve Ressam Salvador Dali'nin birlikte hazırladıkları, sessiz, siyah beyaz ve 16 dakikalık sürrealist filmi. 6 günde senaryosu yazılan film, yönetmen Bunuel'in ilk dönem deneysel yapımlarından birisi.

Bir Zamanlardan Sekiz Yıl Sonraya

Un Chien Andalou (An Andalusian Dog – Bir Endülüs Köpeği) belirli hikâyesi olmayan, tamamıyla Salvador Dali ve Luis Bunuel'in rüyalarından oluşan gerçeküstücü bir özellik taşıyor. Birbirinden bağımsız görüntülerden oluşan Un Chien Andalou, başlangıçtaki göz yarılması sahnesinden dolayı uzun süre gösterimi yasaklanmıştır. Bu sahnede elinde usturayla oynayan kişi Yönetmen Luis Bunuel'dir. Bir bulut kümesinin ayın üzerinden geçerek keskin çizgi oluşturuşu ile bir kadının gözünün yarılması bir eş-zamanlılık olup, filmin diğer bölümlerinde buna benzer rüya geçişleri, gerçekliğin ötesinde bir konumlanmaya gidildiği nettir. Film, saçma ile doludur ama bu saçmalık filmin gerçeklik ile örtüşmediğini, başlı başına rüya ve imaj kavramlarından oluştuğunu desteklemeye yeter.

Bir Endülüs Köpeği'nin adı serbesttir. Bağımsızlığı, uzlaşılmaz yöne imalı bir atıftır. Bunuel, bu filminin başıboş köpeği ile filmin ötesine işaret eder. Filmin adı, filmin dışındadır. Kuralcı bir izleyiciye simge saldırısı vardır ilk aşamada. Bunuel göz kesen usturayla izleyici rahatlığına, normatif bütünlüğe darbe vurur. Nesnel gerçekçiliğin zayıflatılması, göz ve perde/ekran arasındaki soyutlama, kesik görüntüler, şiirsel ilerleyişin bir öfke/sinir duygusuyla altüst olmasındaki sırrın yanında Salvador Dali'nin ve Bunuel'in post-kübist diyebileceğimiz bir model ile pasifleştirme durumu vardır. Etkileşimin etkisizleştirme ile yoğrulması. Bunuel'in tavrındaki protestlik, diğer sinema akımlarına (Avangard, Anaakım gibi), sinematografik kavramlara kendi eleştirisini getirmesi kaygısındandır. Adı bilinmeyen iki kahramanın birbirinden bağımsız oluşu, çizgili fetişi bir adam, papazlara, eşeklere ve büyük bir piyanoya bağlanışı, ölen kişinin başındaki güve, kan yiyen karıncalar tamamıyla bir kurgulama, bir simge üzerinden akıl-dışı mekânlara yolculuk içindir ki kahramanlarımızın kişilikleri kompleks bir hâl aldıkça birbirlerine daha çok benzemektedir ve kronolojik örgünün art arda bozuntusu, zaman kavramından oda, merdiven, sokaktan öteye giderek Bunuel zihinsel katılımı amaçlar; manayı ve hareketi engeller.

Bunuel ile arada bir mesafe var. Olay örgüsünün bütününe yoğunlaştığımızda fark ettiğimiz, psikolojik hareketin kapanışı ve sabit algılamanın kesintiye uğradığı olgusudur. Duyarlılık adını verebileceğimiz bilinçlilik modeli kurularak, Bunuel amaçladığı karşılıklı ve birbirinden bağımsız bilincin açık ve kapalı oluşuna atışta bulunur. İç ve dış mekânlar ile inşa edilen soyutlulukla, bulanık karakterlerin ardışık gelişen olaylar içinde bir saflığa ulaşmasını ikili bilinç/algı çerçevesinde değerlendirmemiz yerinde olacaktır. Filmde kültürel, psikolojik unsurlar gibi toplumsal bazlı her türlü önerme ve normlar reddedilmiş, bunun yerini akıl-dışı, mantık çerçevesi dışında yer alan öğeler yer almıştır.

1920'li dönemlere göz atacak olursak; dönem Avrupası'nda Alman Soyut Filmlerinin yanında Bunuel'in Bir Endülüs Köpeği, Fernand Léger'in 1924 yılı yapımı Ballét Mécanique (Mekanik Bale) ve René Clair'in 1924 yılı yapımı Entr'acte gibi Fransız yapımlarıyla paralellik gösterip, perde/ekran çizgisinde izleyiciye "her şeyi görmeyi altüst etme" ile armoni – bozma yolunda adım atar. Keza, Bunuel'in 1930 yılı yapımı L'Âge d'Or (Altın Çağ) ve 1932 yılı yapımı Las Hurdes (Ekmeksiz Toprak) sesli dönem filmlerinden olsa da natüralizm eleştirisi, saldırısı yine baş gösterir. Avangard'daki izleyicinin rolü modelinin bozmaya çalışılması Bunuel'in prensiplerinden birisi olup, radikal kopma – görselliğe ve düzene saldırı, yanıltıcı ve aldatıcı unsurlarla Salvador Dali'nin duyusal temel odaklı sözcüklere yeni anlamlar yükleme (neolojizm) ile birleştirdiğimizde Bir Endülüs Köpeği'nin salt kendi manifestosuyla ayakta durmayı başardığını söylememiz gerekir. Bunuel, Endülüs ile bizleri yorumlamaya, görüntüleri ve gerçeklikleri "imaj – mana" tablosunda eleştirel bir unsur takınmaya zorlar. Bunun için teşvik edici kesintili – kesintisiz imajlarla ve süredizimsel bozuntularla akıl ile rüya – hakikat arasındaki boşlukta dolaşmamıza vesile olur.

Simon del Desierto'da da olduğu gibi bütçeden dolayı filmin son kısmı tamamlanamamıştır. Kadın karakterin plajda başka bir adamla (ki bu adamı Salvador Dali canlandırmıştır) buluşması, Erkek karakterin omuzlarına yüklediği sürrealist hayat insanın hayal dünyasının çetinliğine, gerçekliğin omuzlardaki sırtlanışına dem vurması ve mutluluğun gerçeküstücülük ile bir feraha kavuşması tasvir edilir. Hayalin hakikat eşiğinde absürd mefhumuyla ne derece akıl-dışılık taşıyabileceği, göstergelere daha doğrusu göstergebilimsel olarak perdenin ötesine taşıdıklarıyla Bir Endülüs Köpeği, 1920'lerin Avrupası'na taşlama yapıyor; rüya ile gerçekliğin alay edilişi, imajların saldırısıyla sinematografik kavramların işgal edilişi Bunuel'in ve Dali'nin ellerinde sürrealist bir harmana dönüşüyor. İlişkilendirilmeleriyle, zaman – mekan kırılmalarıyla Endülüs Köpeği'nin sesinin ve şiddetinin arttığını, anlamsız bolca sahnesiyle kendi özüne giden, başıboşluk ile ötelerde seslerinin duyuran  üstücülük kavramının derinliklerine nüfuz eden bir yapım olmasını hakikat – rüya düzleminde konumlandırmak yerinde olabilmektedir. Yabanıl, şiirsellik ve bilinçlilik. Bunuel'in akıl ile hicvi, iki düşten oluşan bu filmiyle bizi nerelere götürdüğünün soruları içimizde bir yerlerde kalıyor, saklanıyor. Düş üzerine geçiş; hakikat üzerine dönem eleştirisi, saldırısı olarak Bir Endülüs Köpeği'nin  salt Hispanik ya da Frankofon kesimine değil, Slav ve Doğu Avrupa Toplumlarına bir "algı" uyanışına sebebiyet vermesini de söylemeden geçmemek gerekir. Düşlerinize sadık, sessiz bir başyapıt.

Vigo ile kapatalım: Bir Endülüs Köpeği havlar, o hâlde kim ölür?

Aralık 2011


Benzer okumalar:

17 Ocak 2016

A Year Along the Abandoned Road

When I look back

I see the landscapes
That I have walked through
But it is different

All the great trees are gone
It seems there are
Remnants of them

But it is the afterglow
Inside of you

Of all those you met
Who meant something in your life 
Olav Rex – 1977 


Norveçli yönetmen Morten Skallerud'un 1991 yılında seyircisiyle buluşan kısa filmi. A year along the abandoned road, 1988-1989 yılları arasında neredeyse 105 günü aşan bir süre içerisinde time-lapse  tekniğiyle hazırlanmış. Film, Norveç'in Borfjord balıkçı kasabasında, gölün etrafında kameranın dolaşmasıyla sürüyor. Kamera sadece o bölgeyi geziyor. Birkaç saniyenin bir güne denk gelmesi sıradışı bir özellik kazanmasına sebep oluyor. Super Panavision 70 ile çekilen Skallerud'un bu yapımında saniyeler ilerledikçe günler, mevsimler değişiyor.

Belirli bir konuşma ya da belirli bir konunun olmadığı A year along the abandoned road'da raylı bir sistem üzerine oturtulan kamera ile her günün görüntüsü alınarak ve daha sonra alınan bütün görüntülerin arka arkaya 50.000 kat hızla yerleştirilmesiyle 1 yıla yaklaşan değişimi, duyguyu hissediyoruz. Gösterildiği 1991 yılında Norveç'te en iyi kısa film seçilen bu yapım, dünya üzerinde 300'den fazla film festivaline katıldı ve 12 ödül aldı. Filmin müziğiyse Norveçli caz saksafon sanatçısı Jan Garbarek'in Twelve Moons adlı çalışmasına ait. Bunun dışında, A-ha'nın Lifelines adlı şarkısında da A year along the abandoned year'ın görüntüleri kullanılmıştır. Girişinde Norveç 5. Kralı Olav Rex'in şiiri yer alır. A year along the abandoned road'ın yapımının geçmişi, yönetmen Morten Skallerud'un bu fiyort bölgesine 1980 yılında gelmesiyle başlıyor. Bölgeden çok etkilenen Skallerud, kutupsal sihir şeklinde açıklıyor Borfjord'u. Skallerud'un kullandığı teknikle, hissiyatın ve gizemin kapıları açtığı aşikar. Büyük bir sabır gerektiren bu çalışmanın bizim içimize, derinliklerimize inerek dünyayı yeniden gördüğümüzü, değişimin farkındalığına aralık bıraktığını ve bu aralıktan da içeri süzülerek İskandinavya estetiğini, dünyayı kucaklayabilme şansına eriştiğimizi söylememiz gerekir.

A year along the abandoned road, konusuz seyrine devam etse de yaşantılarımızın her saniyesini her bir karede resmediyor. Skallerud'un kamerası kendi rayında ağır ağır ilerlerken, zamanın ve mekanın kendi içindeki müthiş uyumunu da görüyoruz. Her şey kendi ilk hâliyle var. Bozulmamışlık. Bulut kümeleri, evler, insanlar, yaşantılar, fiyort ve İskandinavya'nın bir köşesinde bir yaşantının küçük izleri. İnsan, yaşantısını anlamlandırırken ve bir konuma sokarken, küçük saniyelerden ve dakikalardan daha fazlasını buluyor Skallerud'un yol bakışlarında. Norveç'in fiyortlarından buzdan düşler, sisli yüzler sunuyor bir adam. Gökyüzü susuyor, on iki ay usulca kendini gösteriyor.


11 Mart 2012

Borfjord Balıkçı Kasabası, Norveç

9 Ocak 2016

Frithjof Schuon Röportajı

I – Spiritüalizm

Din ve spiritüalizm üzerine yirmiden fazla kitap yazdınız. İlk kitabınız "Dinlerin Aşkın Birliği" [1] (De l'unité transcendante des Religions) adını taşıyor. Bu birlikten ne anlaşılmalı?

Bizim hareket noktamız, birinin diğerlerini kabul etmediği çeşitli dinlerin olduğu gerçeğini kabul etmektir. Bu; tek bir dinin hak (vrai), diğerlerinin bâtıl (faux) olduğu anlamına gelebilir, hatta hepsinin bâtıl olduğu anlamına bile. Dogmatik dışlayıcılıklarında (exclusivisme) değil de saf metafizikle, başka bir ifadeyle sophia perennis  (ezelî hikmet) [2] ile örtüşen ortak, derunî manada hepsi haktır aslında.

Bu metafiziksel mananın hakikat olduğu nasıl bilinebilir?

Metafizik düşünce saf aklın rüyeti olması hasebiyle bizzat yapısı gereği sezgi (intuition) üzerine kuruludur.  Buna mukabil, dindışı felsefe (philosophie profane); mantığı, mantıksal önerme ve sonuçları ele alır.

Bu durumda dinin dayanak noktası nedir?

İster dogmatik ister ilahî olsun, dinî düşünce vahiy (Révélation) üzerinedir: Sadece eşyanın mahiyetini, evrensel yasaları açıklamayı değil insanı günahtan, haramdan uzak tutmayı, gerçekçi umumî bir mizan kurmayı da amaçlar.

Bizi muhafaza eden dine sahipsek, neden metafiziğe de ihtiyaç duyarız?

Çünkü metafizik, entelektüel manada istidatlı insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılar. Metafiziksel Hakikat yalnızca kendi fikriyatımızla ilgili değildir: O bütün varlığımıza da nüfuz eder. Dolayısıyla, felsefenin ötesinde yer alır.

Manevî düzeyde, her insan neye ihtiyaç duyar?

Üç şeye: hakikat, dinî pratik ve ahlâk. Saf ve sarih hakikat metafizikle örtüşür; dinî dogmalar metafizik hakikatin timsalleridir. Dinsel simgeciliği derin kavrayış ezoterizme tekabül eder. Saf metafizik bütün dinlerde gizlidir.

Dinî pratik, peki?

Dinî pratikler özü itibariyle duadır. Üç tür dua vardır: birincisi şer'î dua (prière canonique), mesela "Pederimiz" (Lat. Pater Noster: Hıristiyanlık'ta bir dua); ikincisi münacaat (prière personnelle/kişisel dua); Mezmurlar'da [3] bu görülebilir; üçüncüsüyse kalbin tefekkür duası (prière contemplative du coeur); ki bu, mistik spiritüalizmin bir kademesidir. Kimi mertebelerden geçmek gerekir. Bir Rus Gezgincinin Anıları'ndaki [4] kıssalar bir timsal olabilir; keza japa yoga [5] üzerine Hindu metinleri ve metodik dualar da.

Ahlâk?

Ahlâk; hakikat ve dinî pratikten sonra manevî hayatın üçüncü safhasıdır: Bir taraftan makûl, muhkem ve keremperver bir zarâfet iken diğer taraftan ruhun cemâli (beauté de l'âme), dolayısıyla bâtınî yüceliğidir. Ahlâk olmadan, akaid (doctrine) ve dinî pratik kök salamaz.

Sezgiden bahsettiniz. Her insan bu melekeyi haiz midir?

Hem evet hem de hayır. Temelde, insanın insan olduğunun yalın gerçeği hasebiyle her insan bunu haizdir; ama aslında sezgi –kalp gözü– (l'oeil du coeur), beşeriyetin yozlaşmasından dolayı perdelenmiştir. Öyleyse saf bir sezginin lütûf olduğunu, beşerî bir tarafı bulunmadığını söylememiz gerekir.

Bu yüksek sezgiyi daha da yoğunlaştırmak mümkün mü?

Buna gerek yok. İnsan sadece imanla kurtuluşa erebilir. Ne var ki, dindar ve tefekkür ehli bir insan ehl-i dünya bir insandan (personne mondaine) daha fazla sezgiye sahiptir.

II – Sanat Arketipleri

İnsanın mânevî hayatında sanatın yeri nedir?

Ahlâktan sonra sanatın, kelimenin tam anlamıyla beşerî hâlin doğal ve zorunlu bir boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Platon: "Güzellik, hakikatin ihtişâmıdır" (La Beauté est la splendeur du Vrai) der.  Bundan ötürü sanat –zanaat da dâhil– hakikatin ve güzelliğin idealar dünyasındaki bir yansıması, arketiplerin izdüşümüdür. Temel olarak içselleştirmenin tezahürüdür. Sanat bir dağılma değil, bir yoğunlaşmadır, Tanrı'ya bir dönüştür. Her tradisyonel medeniyet, manevî hayatı kuşatan ekolojik olarak gerekli doğal bir çevre, bir güzellik yapısı oluşturmuştur.

Bir sanat eserinin değerini, ilham boyutunu bilmemizi sağlayan ölçütler nelerdir?

Kutsal sanatın arketipleri semavî ilhamlardır. Diğer bütün sanat eserleri sanatçının mânevî şahsiyetinden ilham alırlar. Bir sanat eserinin değerini bilmenin ölçütleri: muhtevası, ifade biçimi, tekniği ve tarzıdır.

Bu ölçütler resim, heykel, dans, müzik, şiir, mimarî gibi sanatlar için farklı mı?

Hayır, ölçütler farklı sanatlar için de aynıdır.

Güzellikle alâkalı; Tanrı'yı zikre (ressouvenir) ya da nefsin dünyevî gururuna mucip olduğundan dolayı belirsiz bir unsur var: Müzik, şiir, dans gibi belirli sanatlardaki söylenenden daha fazla olan bu muğlak unsur nedir?

Resim ve heykel; bir bakıma ruhsal ve öznel olan müzik, şiir, danstan -kimi zaviyelerden- daha ussal ve nesneldir.

Hindu kavramı darsan'ın [6] sanat eserlerinde ve güzellikte yer aldığı söylenebilir mi?

Elbette, darsan bütün estetik ve sanat eserlerinde yer alır; lâkin bu durumda zihinsel ve işitsel algılardan yararlanır, salt bir rüyetten değil.

Güzellik ile ezoterizm arasında tabiî bir bağ var mı?

Evet, çünkü "Güzellik, hakikatin ihtişamıdır". Tradisyonel/geleneksel sanat ezoteriktir (bâtınî), egzoterik (zâhirî) değil. Egzoterizm güzellikle değil, ahlâkla ilgilenir. Hatta ahlâkî bir hükümden dolayı güzelliğe karşı çıkabilir.

Egzoterizmin sınırlarından ve yasaklarından aşkın (transandantal) sanat ve güzellik ile mukayese edildiğinde ezoterizmin kimi doğrulara sahip olduğunu söylemek yerinde olur mu?

Temelde, ezoterizmin egzoterizmin yasaklarını aşan kimi doğruları vardır, halbuki ezoterizm bunları nadiren kullanır.  Örneğin, dervişlerin semâ hâllerinde ya da müstehcen Tibet resimlerinde bu görülebilir.

Güzel sanatların dışında; mesela Japonya'da ikebana, çay seremonisi, hatta savaş sanatları gibi mâneviyatın tezâhürü olarak kabul görülen sanatlar da var. Çay demlemek gibi gündelik bir iş, inayete nasıl vesile olabilir?

Çay seremonisi gibi Zen sanatları Buda'nın ya da başka bir deyişle Müteâl İnsanın (Homme Primordial/Adam Kadmon) kimi davranış biçimlerini aydınlatmaya çalışır. Buda asla kılıç kullanmadı; kullansaydı, tıpkı bir Zen ustası gibi kullanırdı. Buda'vâri bir deneyim –tıpkı çay seremonisine hazırlanmak gibi– Buda Doğası'ndan [7] kimi hususları idrak etmek demektir, bu aydınlanmaya açık bir kapıdır.

Modern sanat tradisyonel değil. Bu, bütün modern sanat eserlerinin ister istemez kötü olduğu anlamına mı gelir?

Hayır, zira modern bir sanat eseri muhtevası olduğu kadar sanatçının kendisiyle de ilgili farklı özellikleri gösterebilir. Mesela bazı tradisyonel eserler kötüdür, bazı tradisyonel olmayan eserler de iyidir.

Sanatçının kendisi için sanat ne ifade eder?

Sanatçı ihtişamlı bir sanat eserini ortaya koyarken ruhu üzerinde çalışır: Bir bakıma kendi arketiplerini oluşturur. Bundan dolayı, bütün sanat eserleri ilkesel olarak ya da bilfiil kendini gerçekleştirmenin bir yoludur. Bir sanatçı önemsiz hatta olumsuz konulardan etkilenmediği gibi derin ve yoğun konuları da bütün kalbiyle işleyebilir.




III – Tarihin İzlediği Seyir

Kızılderililerin Sanat ve Felsefesi [8] kitabınız Amerika yerlilerine olan ilginizi gösteriyor. Böyle bir ilgi ve yakınlık kurmanızdaki amaç neydi?

Kızılderililerin, Zen öğretilerini uygulayan Japon Samurayları ile birçok ortak noktası vardır;  ahlâken ve estetik olarak konuşmak gerekirse, Kızılderililer yeryüzündeki en büyüleyici halklardan birisiydi. XIX. yüzyılın en büyük sorunu insanları medenî ve yabanî diye ayırmaktı; bundan daha gerçekçi ve önemli ayrımlar vardır: Uygarlaşma (civilisation) insanlığın en yüksek değeri değildir; dolayısıyla yerliler için yabanî ifadesi uygun değildir. İnsanı değerli kılan ne dünyevî kültürü ne de pratik, dâhiyane zekâsıdır, yalnızca Mutlak olana tutumudur; mutlakın ehemmiyetine varan bir insan tabiat ile insan arasındaki bağı yitirmez; çünkü tabiat bizim aslımız, doğal yurdumuz ve Tanrı'nın en açık bildirisidir. İbn Haldûn'a göre, gerçekçi bir umran olmanın tek şartı Bedevîler ile Hadarîler (kentliler) yani göçebeler ve yerleşikler –tabiat toplumları ile seçkin kültürel değerlerin mümessilleri– arasındaki dengedir.

"Kızılderililerin Sanat ve Felsefesi" ve özellikle "Kadim/İlkel ve Mistik Güzellik Simgeleri" [9] kitaplarınız "kutsal çıplaklık" üzerine eğiliyor. Bunu biraz açıklayabilir misiniz?

Hindularda ve Kızılderililerde önemli bir yere sahip olan kutsal çıplaklık, zâhir ile bâtın arasında benzer bir dengeye dayalıdır: Beden zâhirî bir kalp gibi görülür ve kalp de bedenî bir izdüşüm olduğu için (her şeyi) kendine katar, "uçlar birleşir". Hindistan’da çıplaklığın manevî tesirleri yaydığı söylenir. Mesela Lakşmi'nin [10] kadınsı çıplaklığı, çevresinde müspet bir etki bırakmıştır. Genel bir mânâda, çıplaklık görsel olarak bir öze, kaynağa, arketipe dönüşü temsil eder: Semavî bir Oluş'a. Keşmirli Azize Lalleshwari [11] kalbinde aşkın benliği bulduktan sonra "Bundan dolayı çıplak dans ederim" der mesela. Şüphesiz, çıplaklıkta insanın şehvanî yönü olduğundan belirsizlik de söz konusudur; ama insanın sadece şehveti yoktur, teskin etmesi için tefekkür melekesi de vardır; benzer şekilde, dış görünüşün sadece cazibesi yoktur, aynı zamanda duyumsal tecrübeyle arketipsel özünü kavramasını sağlayan fenomenlerin metafizik şeffaflığı da vardır. St. Nonnus [12], St. Pelagius'u [13] vaftiz havuzuna çıplak olarak girdiğini gördüğünde,  beşerî güzelliğe sadece bir düşüşü değil, yükselişi de bahşettiği için Tanrı'ya senâda bulunmuştur.

IV – Çağrı

Günümüz insanına çağrınız nedir?

Ubûdiyet. İnsan olmak, Tanrı'yla yakîn olmak demektir. Bu olmadan hayatın bir anlamı yoktur. İbadet ve güzellik, elbette: Biz, suretler arasında yaşıyoruz, bulutlarda değil. İlk olarak ruhun güzelliği, sonraysa etrafımızdaki remizlerin.

Metafizikten bahsettiniz. Ezelî Hikmet'in (sophia perennis) içeriğinin ne olduğunu söyleyebilir misiniz?

Metafizik özü itibariyle, sûret ile zevahir ya da heyûlâ arasında bağa vakıf olmak demektir. Vedantik ifadeyle, atman ile maya, mutlak ile kozmos arasında. Metafizik, Atman'da [14] Maya'nın [15] (Vahyeden ve Yaratıcı Tanrı'nın kişileştirilmesi), kökleriyle de ilgilidir. Metafizik bilgi irfanî, ruhî ve ahlâkî bir temessülü; sezgiyse: tefekkürü, müşâhedeyi ve vahdeti gerektirir. Dolayısıyla metafizik kuramı bilinen anlamıyla bir felsefe değildir, o kutsaldır. Kutsalın anlamı her manevî yolda olduğu gibi metafiziksel tasavvur için de zaruri bir vasıftır. Kızılderililer, Hintliler için tabiattaki her şey kutsaldır: Bu çağın insanı bunu öğrenmelidir, çünkü bu, topluluk ekolojisinin bir sorunudur. İlk gereken şey ubûdiyet, sonraysa tabiata bir dönüş. Çok geç olduğu ileri sürülebilir. Herkes kendi yaptığından mesuldür, başkalarınkinden değil; çünkü herkes Tanrı'nın huzurunda kıyama duracak ve hesaba çekilecektir. Tabiata ilk dönüş izzettir; tavır ve davranışın izzetidir; bu da, dua edenlerin kendi evinde hissettiği bir iklim oluşturur ; çünkü izzet mutlak hakikatindir.

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Bu röportaj 1995 yılında gerçekleştirilmiştir.

[Post-Öykü Kasım-Aralık 2015 sayısında yayımlanmıştır.]

______________________________

[1] Ç.N.: Schuon, Frithjof. Fr. De l'unité transcendante des Religions – Dinlerin Aşkın Birliği, 1992. Çev. Yavuz Keskin, Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul. Bkz: Vahdet-i Edyân, İbn Arabî

[2] Ç.N.: Ezelî Hikmet: Latince, Sophia Perennis. Kadim Felsefe, Kadim Hikmet, Ezelî Felsefe gibi kullanımları da mevcuttur. Yeryüzündeki sair toplumların din ve kadim gelenek anlatılarında metafizik ilkeleri kapsayan, kaynağı ilahî olan ebedî, evrensel bilgi, disiplin. Bkz: İbn Miskeveyh

[3] Ç.N.: Mezmurlar: Yunanca, psalmoi; İbranice, mizmor. Zebur. Eski Ahit'in daha çok ilahî şeklinde söylenen kısmı, dua kitabı, münacaat. Davut'un Mezmurları olarak da bilinir.

[4] Ç.N.: Anonim. Fr. Récits d'un pèlerin russe, İng. The Way of a Pilgrim. – Bir Rus Gezgincinin Anıları, 1990. Çev. Dominik Pamir, Ohan Basımevi, İstanbul

[5] Ç.N: Japa Yoga: Uzakdoğu meditasyon disiplini ve bu dillerde yapılan dua, dilek.

[6] Ç.N: Darsan, Darsana veya Darshan: Hint kültür yaşantısında ve dinî geleneğinde yüksek bilgi, müşahede, felsefî nazar. Bkz: Mata Amritanandamayi

[7] Ç.N.: Buda Doğası: Duyusal varlıkların özünde bulunduğu kabul edilen, Budizm kolu olan Mahayana kavramı.

[8] Ç.N.: Schuon, Frithjof. The Feathered Sun: Plains Indians in Art and Philosophy, 1990. World Wisdom Books, Bloomington – Indiana.

[9] Ç.N.: Schuon, Frithjof. Images of Primordial and Mystic Beauty, 1992. Abodes. Bkz: İslam Araştırmaları Dergisi, Sayı 2, Vefeyât: Frithjof Schuon, 1907-1998 / İsa Nureddin El Alevi. Adnan Aslan. (1998) Sayfa: 289-293

[10] Ç.N.: Lakşmi: Hinduizm'de güzellik, zenginlik tanrıçası.

[11] Ç.N.: Lalleshwari: (1320-1392) Keşmir Şivaizmi bilgesi, azizesi. Gazele benzeyen Vatsun divanının kurucusudur.

[12] Ç.N.: St. Nonnus veya Panopolisli Nonnos: Mısır, Ahmim doğumlu, M.S. IV. yüzyıl sonu, V. yüzyıl başı yaşamış Grek şair. En ünlü eseri Dionysos'u anlattığı epik şiir külliyatıdır.

[13] Ç.N.: St. Pelagius: (354-420/440) Britanyalı keşiş. Roma'da ilahiyat öğretilerinde bulunmuştur. Savaşlardan dolayı Kuzey Afrika'ya oradan da Filistin'e geçtiği bilinmektedir. Pelagius bedenin kirlenmesiyle günaha sürüklenme görüşünü reddeder, Pelagius'a göre insan özgür iradeyi haizdir. Bkz: Pelagiusçuluk.

[14] Ç.N.:Atman: Hinduizm ve Hint Felsefesi'nde ruh, ben.

[15] Ç.N.: Maya: Sanskrit, sanrı. Hint inanış kültüründe tezahür eden âlem, yanılsama.

2011–2017 idea, schola, zâhir âlem