26 Kasım 2017

Semih Kaplanoğlu — Buğday



Yaşlı bir derviş evime gelip benimle görüşmek istedi. Uzun süre konuştuk. Konuştukça normal hayattaki tüm dürtülerden farklı bir deneyim yaşamaya başladım. Derviş gittiğinde bu deneyim yok oldu. Böylece neyi aradığımı anlamıştım...

Bilmek, hiçbir düşünce olmadan sen ve bilmek istediğin şey arasında doğrudan gerçekleşir ve kendini olduğun gibi görürsün, olmak istediğin gibi değil.

Meetings with Remarkable Men


Aslından uzaklaşan her canlı, uzaklaşması ölçüsünde aslına dair bilgisini kaybeder. 

Fütûhat-ı Mekkiyye, İbn Arabî

— 

Mûsâ süreyi tamamlayıp ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafında bir ateş görmüş ve ailesine, "Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm, (oraya gidiyorum). Umarım oradan size bir haber ya da ısınmanız için ateşten bir kor getiririm" dedi. Mûsâ, ateşin yanına gelince o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: "Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah'ım."

Kasas, 29-30.

— 

Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: "Ey Mûsâ!". "Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın."

Tâhâ, 11-12.

Genç bir keşif erinin hikâyesinin anlatıldığı Ivan'ın Çocukluğu'nda (1962) revizyonist savaş alegorisiyle Tarkovski rüya ve gerçekliğin ayrımını muştular. Yönetmenin ilk dönem çalışmalarından olan film, daha sonraki Nostalghia ve Stalker gibi yapımlarda düş, rüya ve gerçeklik ayrımının zorlaştığı kompozisyonlardan sıyrılır. Düşsel tekstlerin ele alındığı bu yıllarda Fransız bilim-kurgu sinemasının başat yönetmenlerinden olan Chris Marker'ın La Jetée'sindeki (1962) tasarı ve arzu ampirik bilgiyle destekleniyor, böylelikle Truffaut ve Godard'dan bu veçhesiyle farklı bir mevzi kazanıyordu. Guy Debord, Critique de la Séparation'da (Ayrışmanın Eleştirisi) şöyle der:

Unutulamayanlar rüyalarda yeniden ortaya çıkar. Böyle bir rüyanın sonunda, yarı uykuluyken, olaylar kısa bir süre daha gerçek sanılır. Sonra verdikleri tepkiler belirginleşmeye başlar, daha açık, daha makul; pek çok sabah olduğu gibi... Sonra da tamamen yanlış olduğunun farkına varılır. "Sadece rüyaydı." denir, yeni gerçekliklerin aldatıcı olduğu ve onlara dönülemeyeceği anlaşılır. Hiçbir şeye tutunamazsınız. Bu rüyalar, azmedilememiş geçmişin parlamalarıdır; karmaşa ve şüphe içinde yaşanmış zamanları aydınlatan parlamalar, gerçekleştirilmemiş gereksinimlerimizin körelmiş bir ifşasıdırlar.

Kaplanoğlu'nun yeryüzündeki bozulmuş yaşamda tohumların sürdürülebilirliği çevresinde mayalanan satır başından iki insanın yolculuğuna doğru sürüklenen teması, belirsiz-zaman ya da zamanlar-üstü (métahistorique) diyebileceğimiz bir âlemde şimdide/anda konumlanır. Yönetmenin, tartışmalar koparılan distopik/apokaliptik söylemlerin ötesinde yer aldığı belirtilebilir. Filmde tohum merkezli arayışlarla distopik diskura açık kapı bırakılsa da Buğday'da ideal bir düzen kaygısı bulunmamakta, bilakis insan-merkezli bir seyir baskın olmaktadır. Özellikle Angelopoulos'taki uzak-çekim formlar, Béla Tarr'daki siyah-beyazlık ile nötrleştirilen karakterler, diyalog azlığı Kaplanoğlu'nda hayal/rüyanın güçlü yorumu ve mekanlar-ötesinin kendine çeken gizemleriyle bezenir. Karakter şimdidedir ve bu şimdi sonsuzdur.

Sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa "Dünya bir andan ibarettir." buyurdu.

Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasıl durur? Allah'a gelir. Her nefeste dünya yenilenir. Fakat biz, dünyayı öylece durur gördüğümüzden bu yenilenmeden haberdar değiliz. 

Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir daimilik gösterir. 

Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateşli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateş hattı gibi görünürse ömür de pek çabuk akıp geçtiğinden daimi bir şekilde görünür.

Ateşli çöpü sallasan ateş gözüne upuzun görünür. Bu ömür uzunluğu da Allah'ın tez tez halk etmesindendir. 

Mesnevi, I. 1142–1148.

Metafizik

Buğday'ın grameri ontoloji ve epistemolojiden neşv ü nema bulur. Bilgiyi ve manayı ekoloji tradisyonundan hareketle inceler. Buğdayın ortasındaki çizgi zâhir ile bâtın, madde ile mana gibidir, esasında Bir'dir: Tevhid'in remzi olur. El-insanu remzu'l-vücud. Tevhid'e gitmek içinse bu yolda nefes gerekir, nefes içinse tabiiyet. İbn Arabî, mana görünmek için suret ister, der. Görünmezi Görünür hâle getirmek, Görünmezin temsil meselesi sadece insan muhayyilesinin bereketiyle üstesinden gelinebilecek bir durumdur. Bu geçişleri yaparken Hayalin Gerçekte deformasyona uğraması riski vardır. Yönetmenin manayı zihnimizdeki dekora yerleştirirken kullandığı etkileyici hareketleri, onun irfanla olan ilişkisini de gün yüzüne çıkarmaktadır esasında. Zira, bilgi insanın ontolojisiyle doğru orantılıdır. 

Cenin: Elestü bi Rabbikum

"Cenin, lugavî olarak örten şey anlamındadır. Aslen, Arapçada kökünün bir özelliği olarak "cennet, cinnet, mecnun, cin" kelimeleri de hep bir şeyin örtülmesi anlamına bürünerek çekime (tasrif) uğramıştır. Cennet, üzeri yeşilliklerle örtülü toprak; Cinnet aklın örtülmesi; Mecnun aklı örtülen kimse; Cin, insana örtük olan varlık anlamlarına gelmektedir. Hasılı, cenin anne karnı tarafından örtülen şey demektir. İnsanın, ruha ve bilince baskı yapan melankolik deneyimler sırasında cenini ve ceninin ikame ettiği emniyeti ve sükûnu talep etmesi, dolaylı olarak bu örtünme– ihtiyacı ile ilgili olmaktadır." (Stalker Üzerine Bir Diyalog, Haziran 2015) Cenin, büzülme korunmaya dair anılarımızın işaretçisidir. Anne karnındayken muhafaza edilen cenin, saf doğumuyla birlikte dünyayı teşrif eder. Bazı sufi çevreleri bebeğin dünyaya gelişiyle ağlamasını bâtınen dünyanın çirkin kokusuyla ilişkilendirir. Stalker'da da regresif bir modellemeyle gördüğümüz cenin hâli, saf doğuşu figüre ederken Buğday'daki tarla ve topraktaki insanın cenin hâli, onun tekrardan doğumuna saf doğumunu işaret eder ve yaşarken unuttuğu şeyi bulmaya çalışır, elestteki hitabına adım atmaya gayret eder.

Mikrokozmos, Makrokozmos 

Her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz. 

1. Korintliler, 13: 12

İnsanı büyütünce bir âlem ortaya çıkar. İhvan-ı Safa'da da yer yer görülebileceği üzere madenler, nebatat ve hayvanat geçilince insan gözükür. İnsan bu âlemde bir noktadır, çeşitli unsurlar ve nüveler bulunur fıtratında. İnsan, tabiattaki bir varlığı deforme ettiğinde aslında kendini de deforme eder. Buğday'da toprak, ateş, su ve hava unsurlarından hassaten toprak ve suya daha çok vurgu yer almaktadır. Tohum uzmanı profesör Erol ile Cemil'in ölü topraklardaki "yolculuğu" kendini bulmaya doğru bir inisiyasyona (seyr u süluk) dönüşür. Erol inisiye olurken çiğnenmeyi ve ezilmeyi göze almıştır: tıpkı toprak gibi. Yavuz Turgul'un Gölge Oyunu'ndaki gibi hayal mi gerçek mi, düş mü yakaza mı sorularının ortasında, ayak bastıkları ölü toprakla zıt olan bir canlı (El-Hayy) ve diri kurtuluş sahası iç aydınlanmasını daha da derinleştirmektedir Erol'un. 

Mûsâ'nın annesine, "Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil'e) bırak, korkma, üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız" diye ilham ettik.

Kasas, 7.

Frithjof Schuon'un tabiat üzerine düşünce pratiklerinde bir aslılık/arketip söz konusudur. Tabiat bizim aslımız, meskenimiz ve Tanrı'nın en açık bildirisidir. Buğday'ın tabiatı zıtlık ile kaimdir. Karakterler toprak ile hercümerç olurlar. Yönetmen, onları bir usta gibi incelikle işler, görüntüleri tabiatın çehresinde öyle flulaştırır ki hayal ile gerçek arasında keskin ayrımı yapmak neredeyse imkansızlaşır. Semih Kaplanoğlu'nun Bir Merkez'e Sahip Olmak çatısı altında merkez sembolizmi lineerden ziyade daireseldir ve bu merkezde dikey bir dini sembolizm yer alır. Pseudo-maneviyat görmeyiz burada. Merkezinden kopan şey, merkezine dönme arzusu taşır. Nacer Khemir'in Çöl Üçlemesi'ndeki Bab'Aziz'de seyrek küfesiyle kumları süpüren derviş gibi canla süpürülür cananın kapısı. 

"Hakikatin izinde" ile sinemasını lirik motiflere dönüştüren yönetmenin dikey olarak yol katettiği, âlem-i şehadetten âlem-i gayba doğru perdeleri bir bir arşınlamayı saf niyetine dönüştürdüğü, sinematografik dokunuşlarıyla da ilgiyi hak ettiği açıktır. Kaplanoğlu sinemasının dönüm noktası olan Buğday, Türk sinemasının içinde hayal, düş ve sinema, yaratıcı muhayyile ile seçkin bir kimlik kazanmış ve çıtayı daha da yukarı taşımıştır.

14 Kasım 2017

İbn Arabi Sözlüğü

Bakış açısı genişledikçe kelime daralır. Nifferî
Maurice Gloton'un Fransızcaya çevirdiği İbn Arabî'nin 
Tercümanü'l-Eşvak (Arzuların Tercümanı) adlı kitabında yer alan sözlük çalışmasıdır.

Sözlükte yer alan Arapça transkripsiyonları ve Fransızca karşılıklarını taratıp pdf ortamında düzenledim. Tasavvuf terminolojisinin Batı dillerinde (Fransızca özelinde) hangi kavramlarla karşılanmaya çalışıldığını incelemek adına, bu alanda araştırma yapanlara ve ilgili olanlara bu yayının faydalı olmasını diliyorum.
İbn Arabî, L'interprète des désirs
Présentation et traduction de Maurice Gloton içinde
(Avant-propos de Pierre Lory)

Les Éditions Albin Michel
Paris

                                          (Not: Fransızcada C cédille "Ç", "s" sesini verir.)

13 Kasım 2017

Fahreddin Razi Sözlüğü

Maurice Gloton'un Fransızcaya çevirdiği Fahreddin Razi'nin
Levâmi'u'l-Beyyinât fî Şerhi Esmâillahi ve's-Sıfat eserinde yer alan sözlük çalışmasıdır.

Sözlükte yer alan Arapça transkripsiyonlar ve Fransızca karşılıkları Karşılaştırmalı İlahiyat, Felsefe gibi alanlarda çalışanlar ve entelektüel ilgi duyanlar için yararlı olacaktır diye ümit ediyorum.
Ar-Razî, Le Livre des Preuves Éclatantes sur les Noms et les Qualités içinde.
Les Éditions Al Bouraq
Beyrouth, Liban

(Not: Fransızcada C cédille (Ç), "s" sesini verir.)

3 Kasım 2017

Rene Guenon'un Frithjof Schuon'a Mektubu



Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Bismillahirrahmanirrahim

Eşi benzeri olmayan Allah'a hamdolsun. 


Kahire, 16 Nisan 1946



Muhterem Şeyh, Aziz Kardeşim İsa Nureddin Ahmed'e...

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. 


Sizin de düşünebileceğiniz gibi son zamanlarda çoğu defa haberlerinizi almama karşılık, bu sefer doğrudan sizden haber almaktan, ihvanımızdan birinin ziyaretini ümit etmekten ötürü ziyadesiyle bahtiyarım, belki siz, şahsınız da, çok geçmeden bizi görmeyi teşrif edebilirsiniz. 

Henüz tamamlanmış bulunan kitabınızın kısımlarını peş peşe gönderdiğiniz için teşekkür ediyorum. Çok önemli buluyorum bu çalışmayı, telife karar vermeseydiniz muhakkak üzücü olacaktı. Size önerebileceğim ne ilavesi ne de çıkarılması mücbir sayılabilecek herhangi bir tashihi doğrusu görmüyorum; özellikle, Hıristiyanlıkla ile ilgili olan şey, bu şekilde katiyen ortaya konmamıştı sanıyorum, bu da kimilerine pek çok şeyi anlamalarına vesile olacaktır. Bu kitabın en kısa zamanda neşredilmesi önemli; Luc Benoist bu yılın sonundan bahsetmişti, fakat Modern Dünyanın Bunalımı'nın yeni baskısı söylediğinden daha erken olacak gibi: Bu da demek oluyor ki sizin kitabınız ilk önce, Coomaraswamy'nin Hinduizm ve Budizm'i daha sonra. Yeni başlığınız içinse, esasında ilkine tercih edilebilir gibi geliyor, çünkü daha kısa ve bizim ıstılahlarımıza henüz aşina olmayan okuyucular için çok açık gibi duruyor.

P. Genty'nin size yazmayı çok istediğinden haberim var, Prophètes de l'Esprit mevzunda size ne söyleyebileceğini bilmiyorum, ancak oldukça girift olmalı diye düşünüyorum. Kendisini tanıdığım yaklaşık 40 seneden beri, heyhat hâlâ aynı, dediğim dedik. Bendenize cevabınızın bir nüshasını aldığını söyleyen Clavelle, Genty'nin yakınlardaki bir mektubunu müteakip onun hayal dünyasından kurtulmamakta ısrarcı gibi göründüğünü zikrediyor; buna mukabil, –her zaman olduğu gibi şimdi de– önyargılı bakışlarından tamamen kurtulmadığından dolayı, abarttığına inanmak istiyorum. Eğer hakikaten böyleyse, zavallı Genty adına çok talihsiz olur bu, çünkü daha muteber bir öneri bulmasının tam vakti aslına bakarsanız; 64 ya da 65 yaşında olmalı, ama doğrusu şu ya, her zaman ihtiyar gözükmüştür. Yahya (St. Jean) konusunda yazdığınız cevapla ilgili olarak, belki sadece şu eklenebilir: Pek çok Müslüman Cercis'i (St. Georges) Hızır, İdris ve İlyas'ın ehl-i beytine bağlı bir peygamber olarak kabul eder, ancak her halükarda ne Nebi ne de Resul'dür. Bu meselede, 1939'un başında yayınlanan Réalisation descendante hakkında bendenize makaleler yazma fikrini veren şeyi daha önce size söyleme imkanım oldu mu bilmiyorum, durum şu ki bazı Şiiler, Veli'nin (El-Kurb'a istinaden) Nebi hatta Resul'den daha yüksek bir makama sahip olduğunu iddia ediyorlar. Son olarak Melametiler hakkında yazdıklarım, sizin de göreceğiniz üzere (belki de görmüşsünüzdür, zira Études Traditionnelles'in 4. sayısı şimdiye çıkmış olmalı) aynı konuya temas ediyor. Bu makale, sâliklerin (inisiye) halkla münasebetleri hakkında yazmış olduğunuz diğer makalelerle örtüşüyor. Gayet merak uyandıran bir tevafukla, kitabınızın bu kısmı bize geldiğinde, tam da bu meseleyi yazmayı düşünüyordum.

Evet, Buenos Aires'ten sözünü ettiğiniz Budizm ve İlahi Esma üzerine iki çalışmayı aldık. Bunlara dair, özellikle ikincisi için, sizle aynı intibadayım. Okuması çok zor, gereksiz müşkil yerler (complications), hatta çoğu kısmen teyit edilmiş gibi duran karşılıklar bulunuyor. Yazarın, iddialarından bazılarını hangi otoritelere dayandırabileceğini merak ediyorum. Ebubekir'in (Martin Lings) çalışmasından oldukça farklı, şüphesiz; Fransızcaya tercüme edilse Tradisyon dizisinde yayınlanmaya değer diye düşünmüyor musunuz? L. Benoist'nın bu fikre itiraz edeceğini sanmıyorum. Gerçi, Paris'teki son zamanlarımda Madam Breton'la (sonra Matmazel Dano ile) tanışmıştım, o zamandan beri, bana arada bir yazmaya devam etti. Ona cevap yazmakla iyi ettiniz, kesinlikle munis ve anlayışlı gözüküyor. Kendisine itimat etmemenin lüzumu yok, ayriyeten usandıran ve ağzında bakla ıslanmayan nice sayısız mektup arkadaşı takımından olmaması hoşnut edici. Onun ve eniştesinin (Paul Barbotin), R.I.S.S.'teki insanların bazı dalaverelerini ve bu nevi diğer şeylerini vuzuha kavuşturmada bana birtakım yardımları olduğunu söylemeliyim. Neyle muhatap olduğunuzu daha kesin olarak anlamanız adına söylemem gerekir ki açıkçası kendisi Katolik ve Charbonneau-Lassay ile de ilişkisi bulunuyor.

Sanat biçimleri üzerine kısmınız Bharata Iyer cildi için kuşkusuz uygun olacaktır; Marco Pallis, tradisyonel elbise üzerine bir şeyler hazırladığını yazdı bize. Bendenize gelince, henüz hiçbir şey yapmadım, maalesef. Makaleler çok gecikmeden istendiğinden dolayı, Études Traditionnelles'in Hindu tradisyonu özel sayısında çıkan unsurlar nazariyesi hakkındaki çalışmamın tercümesinin uygun olup olmadığını merak ediyorum. Şu aşamada, hâlihazırdaki mevcut baskılar ve tekrar baskılarla alakalı sorunlardan tamamen kurtulmadıkça, belirli bir uzunlukta bir çalışma yapmak kendim için pek mümkün gözükmüyor, zira tüm bunlar zaman alıyor ve postanın yavaşlığı, düzensizliği eklenince daha da çetrefilli oluyor. Bu son yıllardaki sessizlik döneminin şahsıma birtakım faydaları oldu. Bu açıdan, diğer türlü bu zamanda 4 yeni kitabı tamamlamada muvaffak olamazdım muhtemelen, ama her türlü haberden uzun süre ayrı kalmaksa gayet meşakkatliydi aynı zamanda.

Güzel dilekleriniz için size ve ihvanımıza müteşekkirim. Bizler her daim iyiyiz, Allah'a şükür. Ailem de selamlarını ve muhabbetlerini iletiyor.


Rabbinin aciz kulundan,
Abdulvahid Yahya


René Guénon, Correspondance içinde.
(*) Frithjof Schuon'un René Guénon'a incelemesi için gönderdiği kitap Dinlerin Aşkın Birliği (De l'unité transcendante des religions) kitabıdır.  

27 Ekim 2017

Sharunas Bartas Röportajı



Fransızcadan çeviren: Ali Hasar

Sinemayla buluşmanız nasıl oldu?

Sharunas Bartas: Sovyetler Birliği'nin çöküşünden önce, 1983'te film çekmeye başladım. İfade aracı olarak sinemayı seçtim. 18 yaşında, önceleri 16 mm bir kamerayla çekiyordum. 19 yaşında, bir film çekmek üzere Sibirya'ya gittim. Litvanya'ya döndüğümde, amatör bir sinema stüdyosunda 35 mm ile çalıştım. Sovyetler Birliği'nde, memleketin tek sinema okulu olan Moskova'daki VGIK'e (1) girmeden sinemaya adım atmak imkânsızdı ne yazık ki. Bu vesileyle, 1986'da kaydoldum oraya.

Filmleriniz çekildiği yerlerden doğuyor gibi. Bazılarıysa, sıradışılığa yolculuklar. Nasıl düşünüyorsunuz bunları?

16 yaşında, Sibirya'da Sayan Dağları'nın doğusunda bir sandal gezisine katıldım. Çetin bir yolculuktu. Yol üstünde, sayıları azalmakta olan göçebe Tofalar'ın (2) bir köyü vardı. Dağların ihtişamıyla zıt olan fakr u zaruretleri derin bir iz bıraktı bende. Bunu nasıl anlatırım diye düşündüm. Sadece sinemanın bunu aktarabileceğini fark ettim. 1985'te Tofolaria (belgesel), 1996'da Few of Us (kurgu) için iki defa döndüm buraya.

Filmlerinizde yer gibi zaman da güçlü bir insicam. Bunların fiziksel deneyimleri önemli mi sizin payınıza?

Yeni mekânlar her zaman cezbetmiştir beni. Ev'in (Namai) mekân keşifleri sırasında, Fransa'nın güneyinde ihtiyacım olan şeyi bulabilirim düşüncesiyle Batı Avrupa'ya seyahat ettim. Fas'a feribotla geçebileceğim tâ İspanya sınırına kadar vardım. Son olarak, Vilnius civarında evime çok yakın bir yerde bir ev buldum. Ancak, Freedom (Laisvė) için Fas'a döndüm: uçsuz bucaksız bir çöle ihtiyacım vardı. Mekânlar ve onların yapısı filmlerimin doğal unsurları. Karakterlerimin hayatlarının bir anını göstermek için titizlikle seçtim bunları. İlk intibanın kaybolmadığından emin olmadan önce pek çok fotoğraf çekiyorum. Mekânlar, uyamayacağım şartlarını zorla kabul ettiriyorlar. Zaman ise, sinemada özel bir algoritmaya; nazarı itibara alınması gereken, tek sefer uygulanan, belirli bir baskıya sahip. 

Filmlerinizin genellikle görüntü yönetmenisiniz. Sürekli fotoğrafçılıkla uğraştınız. Bir sahnede, görüntüde sizi etkileyen şey nedir?

En önemlisi seyircinin bakışına, dikkatine odaklanan çerçeve eksenidir. Kompozisyon ve ışık bu ekseni oluşturur. Hissettiğim şeyi aktarmak için, ses gibi, bunları da düzenlemeyi öğrenmek durumunda kaldım.

Centre Pompidou.

Filmografi:

Tofolaria (1986)
In the Memory of a Day Gone By (Praėjusios dienos atminimui) (1990)
Three Days (Trys dienos) (1991)
The Corridor (Koridorius) (1995)
Few of Us (Mūsų nedaug) (1996)
The House (Namai) (1997)
Freedom (Laisvė) (2000)
"Children Lose Nothing" in Visions of Europe (2004)
Seven Invisible Men (Septyni nematomi žmonės) (2005)
Eastern Drift (Eurazijos aborigenas) (2010)
Peace to Us in Our Dreams (Ramybė mūsų sapnuose) (2015)

Frost (2017) 

Benzer Okumalar:

Andrey Tarkovski Röportajı
__________________________________

(1) VGIK: Gerasimov Sinematografi Enstitüsü. 1919'da Moskova'da kurulmuş olup dünyadaki en eski sinema okullarından birisidir. Andrey Tarkovski, Sergey Parajanov, Aleksander Sokurov gibi yönetmenler VGIK mezunudur. –ç.n.

(2) Tofalar: Sibirya'da, İrkutsk bölgesinde yaşayan göçebe Türk halkı. Tofalar'ın Sovyet hükümetince yerleri değiştirilmiş; avcılık, şamanizm gibi gelenekleri yasaklanmıştı. Tofalar'ın sayısı 1000 civarındadır. –ç.n.

Yekaterina Golubeva (1966, SSCB) vefatından (2011) önce Sharunas Bartas ile evliydi. 








          
         2018 Oscar Yabancı Dilde En İyi Film Adayı: Frost, Sharunas Bartas (Litvanya adına)

26 Ekim 2017

Kindi, İbn Heysem, Nasiruddin Tusi — Metinler



Kindi
Arap Tercümanlar Grek Felsefesini Muhafaza Etmekten Çok Daha Fazlasını Yaptılar

Antikite Avrupası'nda, filozoflar çoğunlukla Grekçe yazdılar. Romalılar'ın Akdeniz'i fethi ve paganizmin çöküşünden sonra bile, felsefe Helenik kültürle sıkı biçimde ilişkiliydi. Cicero ve Seneca gibi Roma'nın önde gelen düşünürleri Grek edebiyatıyla yatıp kalkıyordu; Cicero, felsefî kahramanlarının vatanına saygısını sunmak için Atina'ya bile gitti. İmparator Marcus Aurelius'un Meditasyonlar'ı Grekçe yazması bile çok şey anlatıyor. Cicero ve daha sonra Boethius, Latince bir felsefî gelenek başlatma girişiminde bulundular. Fakat erken Orta Çağ'da, Grek düşüncesinin büyük çoğunluğu Latincede kısmen veya dolaylı olarak erişilebilir durumdaydı.

Başka yerlerdeyse durum daha iyiydi. Roma İmparatorluğu'nun doğusunda, Grekçe konuşan Bizanslılar, Platon ve Aristoteles'i orijinal dilinden okumaya devam edebiliyorlardı. Ve Müslüman filozoflar Helenik entelektüel mirasa olağanüstü bir derecede erişebiliyorlardı. 10. yüzyıl Bağdat'ında Arapça okuyanlar bugün Aristo'yu İngilizce okuyanlarla aynı erişim düzeyindeydi.

Bu durum, sekizinci yüzyılın ikinci yarısının başında Abbasi halifeliği döneminde ortaya çıkan iyi finanse edilmiş bir çeviri hareketi sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta Halife ve ailesi tarafından, ekonomik olarak yüksek seviyelerde desteklenen bu hareket Grek felsefesi ve bilimini İslam kültürü içine ithal etmeyi amaçlıyordu. İmparatorluğun kaynakları sadece mali olarak değil aynı zamanda kültürel olarak da kullanılıyordu. Geç antikiteden İslam'ın yükselişine kadar, Grekçe, Hıristiyanlar arasında, özellikle Suriye'de bir entelektüel faaliyet dili olarak yaşadı. Dolayısıyla Müslüman aristokratlar Grek bilim ve felsefesini Arapçaya tercüme etmeye karar verdiklerinde yüzlerini Hıristiyanlığa dönmüş oldular. Ara sıra, bir Grek çalışmasının Arapçaya çevrilebilmesi için ilkin Süryaniceye çevrilmesi gerekebiliyordu. Bu muazzam bir mücadeleydi. Grekçe Sami dil ailesinden değil, bu yüzden bir dil ailesinden ötekine geçiyorlardı: Latinceden İngilizceye çevirmekten daha ziyade Finceden İngilizceye çevirmek gibi. Ve başlangıçta, felsefî düşünceleri Arapça ifade etmek için kurulu bir terminoloji yoktu.

Abbasi toplumunun siyasal sınıfını bu devasa ve zorlu girişimin destek vermeye iten şey neydi? Bilimsel külliyatın büsbütün kullanışlılığı şüphesiz açıklamanın bir kısmı. Mühendislik ve tıp gibi disiplinler üzerine anahtar metinler apaçık pratik uygulama alanına da sahipti. Fakat bu bize neden çevirmenlerin Aristoteles'in Metafizik'ini veya Plotinus'un Dokuzluklar’ını veya Arapçaya çevirmek için neden bu kadar büyük paralar ödendiğini açıklamıyor. Özellikle Dimitri Gutas'ın Yunanca Düşünce Arapça Kültür (1998) isimli çalışması gibi Grekçe-Arapça çeviri hareketinin önde gelen bilginleri tarafından yapılan araştırmalar bunun gerekçesinin aslında derin bir biçimde politik olduğunu ileri sürmektedir. Abbasiler, Helenik kültürü, Hıristiyan teolojisinin irrasyonalitesi yüzünden cahil bırakılan Grekçe konuşan Bizanslılar'dan daha iyi devam ettirebileceklerini göstermek istiyorlardı. 

Ayrıca Müslüman entelektüeller, kendi dinlerini savunmak ve daha iyi anlamak için Grek metinlerini bir kaynak olarak görüyorlardı. Geleneksel olarak Arapça yazan ilk feylesof olarak bilinen El-Kindi (tahminen 870 yılında vefat etti) bu olasılığı dillendiren ilk örneklerden biridir. Saray çevrelerinde hayatını devam ettirebilen, varlıklı bir Müslüman olan el-Kindi, Grekçeden Arapçaya çeviri yapabilecek Hıristiyan bilginlerin faaliyetlerini denetledi. Sonuçlar karışıktı. Bu halkanın Aristoteles'in Metafizik çevirisi neredeyse anlaşılmaz olabilirken (dürüst olmak gerekirse, Grekçe Metafizik için de aynı şey söylenebilir), onların Plotinus'un yazılarının 'çevirileri' çoğu kez eklenmiş ve yeni şeylerle serbest bir şerh hâlini alıyordu.

Bu bilhassa Grekçe-Arapça çevirilerinin daha genel anlamda belki tüm felsefi çevirilerinin çarpıcı bir özelliğidir. Felsefi metinleri yabancı bir dilden çevirenler bilecektir ki, bu girişimde bulunmak için, okuduğunuz şeye dair derin bir idrake ihtiyacınız vardır. Bu sırada, bir kaynak metni çevrilen dile nasıl uyarlayacağınıza ilişkin zorlu seçimler yapmanız gerekir ve bir okuyucu (orijinalini bilmiyor ve erişemiyor olması muhtemeldir) çevirmenin kararlarının insafına kalacaktır.

İşte en sevdiğim örnek: Aristoteles Grekçe eidos kelimesini hem 'form' olarak hem de 'formdan yapılan öz ve şey' -ve 'türler'- anlamında, 'insan hayvan cinsine dahil olan bir türdür' şeklinde kullanmıştır. Fakat İngilizcede olduğu gibi Arapçada da bunun için iki farklı kelime vardır ('form' suret, 'türler' ise nev'i). Sonuç olarak, Arapça çevirmenler her eidos kelimesine rastladıklarında Aristoteles'in aklındaki kavramın bunlardan hangisi olduğuna karar vermek zorundaydı ve bu bazen açıktı ama bazen değildi. Ancak Arapça Plotinus, karar verilmesi gereken terminolojik hükümlerin çok ötesine geçiştir. Yüce ve bütünüyle basit ilk ilkeye dair Yeni Platoncu düşünceyi, 'İbrahimî dinlerin kudretli Yaratıcısı' olarak yeniden tasarlayarak, metin içinde Plotinus'un tek tanrılı teolojik öğretisinin ilişkisini ortaya çıkarmak için etkileyici müdahaleler yapar.

El-Kindi'nin bütün bunlar üzerindeki rolü neydi? Aslında tam olarak emin değiliz. Ve bu metne kendi düşüncelerini ekleyerek genişletebilmişti.

Açıkçası, el-Kindi ve mesai arkadaşları 'doğru' bir çevirinin, yalnızca ana metne uygun olan değil aynı zamanda hakikati ifade eden bir tercüme olması gerektiğini düşünüyorlardı. Fakat el-Kindi bu durumla yetinmedi. Ayrıca, genellikle Halife dahil olmak üzere, hamilerine mektup türü şeyler veya risaleler gibi bir dizi bağımsız eserler yazdı. Bu mektuplar, Grek düşüncesinin önemini ve gücünü ve bu düşüncelerin 9. yüzyıl İslam'ına ilişkin kaygılara nasıl cevap verdiğini açıklar. Aslında, O Helenik düşünce için bir elçi vazifesi görüyordu. Bu durum, onun Grekçe yazmış kadim seleflerinin körü körüne takipçisi olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, el-Kindi'nin ekibinin özgünlüğü, Helenik düşüncenin uyarlanması ve benimsenmesine dayanıyordu. El-Kindi, Aristoteles ve Plotinus'taki ilk ilkenin Kuran'daki Allah'la özdeşliğini kurmaya çalıştığında, bu yöntem çeviriler tarafından ilkenin bir yaratıcı olarak muahedesi henüz hazırlanmış durumdaydı. El-Kindi, bugün bizlerin unutmaya meyyal olduğu şeyi biliyordu: Felsefî eserleri çevirmek, felsefe yapmanın güçlü bir yolu olabilir.



İbn-i Heysem
Herkes Karanlık Oda (Camera Obscura)'yı İlk Geliştiren Dahinin Kim Olduğunu Bilmeli 

Fizik, atom altı parçacıkların araştırılmasından galaksilerin incelenmesine kadar, maddi dünyanın çok geniş bir alanını kapsayan bir bilimdir. Fizikte en önemli şey maddenin bileşimi, davranışı ve onun temel yasalarının tümüdür. Müslüman bilim adamları tarafından fizik üzerine meydana getirilen en etkileyici çalışmaların çoğu, fiziğin bir alt dalı olan optikle ilgilidir. 

 İbn-i Heysem 

Avrupa’da daha çok olarak Latince ismi olan 'Alhazen' olarak bilinen İbn-i Heysem, 965 yılında Basra'da doğdu. O, civardaki okullarda öğrenim gördü ve o dönemde pek çok Arap bilimadamının yaptığı gibi yüksek eğitim almak üzere Bağdat'a taşındı. Ancak Fatimi halifesi el-Hâkim-Biemrillâh'la bazı sorunlar yaşadı ve bu da onun 1011'de ev hapsine çarptırılmasıyla sonuçlandı. Halife 1021 yılında ölene kadar birkaç yıl ev hapsinde kaldı. Daha sonra, tekrar bilime odaklanmak için Endülüs'e taşındı. Hayatının sonunda, memleketi Mısır'a döndü ve 1039’da orada vefat etti. 

İbn-i Heysem ve 'Optik Kitapları' 

İbn-i Heysem ağırlıklı olarak, Avrupa’da da gözden kaçmamış, optik üzerine çalışmalarıyla bilinmektedir. O, yedi parçadan oluşan "el-Menazir" kitabında geçmişten o güne değin birçok teoriye yönelik sert eleştirilere başladı. Bu teorilerden biri Göz Işın Teorisi'dir. 

Tahlil ettiği şeylerden birisi şuydu: Birisi parlak bir ışığa maruz kaldığında neler oluyor? Harici bir kaynaktan göze giren ışığın, kişinin görüşü üzerinde belirli bir etkisi olduğunu keşfetti. Kanaatini genişletmek için, ışık parçacığı ve görüntü kırılması arasındaki ilişkiyi araştırdığı bir dizi deneye başladı. Yansıma ve kırılma durumunda, optiğin cebirsel yönünün gözün anatomisi bilgisiyle ilişkili olduğunu öğrendi. Kitabında bir gözün tüm bileşenleriyle birlikte taslağını yapmasının sebebi buydu.

İbn-i Heysem kitabında, göz yüzeyine ulaşan ışığın aslında görülebilen nesneden geldiği üzerinde ayrıntılara girdi. Yazar David C. Lindberg (yakın zamanlarda vefat eden Amerikalı bilim tarihçisi) Göz Işın Teorisi: Kepler'den Kindi'ye isimli kronolojik kitabında İbn-i Heysem'in teorisini şöyle tanımlar: "Işık tüm görülebilir nesneleri aydınlatır ve daha sonra bu ışık göz yüzeyine ulaşarak insanların söz konusu nesneyi algılamasını sağlar." 

İbn-i Heysem'in açık biçimde Göz Işın Teorisi'ni sorgulaması ve kendi deneyleri vasıtasıyla kendi varsayımlarını kanıtlarla desteklemesi sayesinde, Batı'dan geniş kıymet gördü. 

Belçika kökenli Amerikalı bir bilim tarihçisi olan George Sarton, bu nedenle Bilim Tarihi isimli kitabında İbn-i Heysem'i bilime katkılarını saygıyla anıyor. İbn-i Heysem, şimdiye kadar dünyanın bildiği en büyük Müslüman fizikçisi ve optik talebesi oldu. Halefleri İngiltere'de veya Fars'ın uzak yerlerinde yaşamış olsalar da, onların her biri aynı kaynaktan beslendi. Bacon'dan Kepler'e kadar Avrupa fikir dünyası üzerinde muazzam bir etkisi vardı.” 

İbn-i Heysem ve karanlık odası 

İbn-i Heysem birçok deneyinde, anlamı "karanlık oda" olan, el-Beytü'l-Muzlim (البيت المظلم) terimini sık sık kullandı. Bununla birlikte, küçük bir delikten görüntü gönderen karanlık odayı geliştirdiğini açıkladı. İbn-i Heysem gibi "karanlık oda" yoluyla ışığın etkilerini araştıran seleflerinden (Aristoteles, Öklid veya el-Kindi) hiçbiri, ekran üzerine yansıtılan her şeyin deliğin diğer tarafından geldiğini ispat edemedi. 

Bununla, İbn-i Heysem, bir lamba kullanarak geniş bir yüzey boyunca yayılmış ve düzenlenmiş birkaç ışık kaynağı ile yapılan bir deneyle bunu kanıtlayan ilk kişi oldu. O 'karanlık oda' kullanarak bir görüntüyü ekran üzerine yansıtmayı başaran ilk bilim adamıdır. Ayrıca, tarihte çalışan bir kamera geliştiren ilk bilim adamıdır.



Nasiruddin Tusi
Darwin'den 600 yıl daha eski ilk evrim teorisi

Nasiruddin Tusi İranlı bir bilge ve üretken bir yazardı. Aynı zamanda bir mimar, astronom, biyolog, kimyager, matematikçi, filozof, doktor, fizikçi, bilim insanı, teolog ve fetvasına başvurulan en yetkili müçtehiddi.

O, İsmailî olsa da sonradan Caferî doktrini benimsedi. İbn Haldun (1332-1406), Tusi'yi son İranlı bilginlerin en büyüğü olarak görüyordu.

Tusî, 25 tanesi Farsça geri kalanı Arapça yazılan yaklaşık 150 yapıta, aynı zamanda Farsça, Arapça ve Türkçe yazılan bir ilmi esere sahiptir. Nişabur'da yaşadığı zaman süresince müstesna bir bilgin olarak ün kazanmıştı. Tusî'nin nesirleri, bir Müslüman müellif tarafından kaleme alınan en büyük külliyatlardan birini temsil eder.

Hem Arapça hem Farsça yazan Tusî, sadece dini (İslamî) konularla değil, aynı zamanda dini olmayan veya seküler (Antikçağ bilimleri) konularla da ilgilenmiştir. Onun çalışmaları arasında Öklid, Arşimet, Batlamyus, Autolycus, ve Bitinyalı Theodosius'un Arapça tercümeleri yer alır.

Tusi, Ahlâk-ı Nâsırî isimli eserinde, Charles Darwin'in doğumundan yaklaşık 600 yıl önce türlerin evrimine ilişkin temel bir teori ileri sürdü. Evrim teorisine, bir zamanlar eşit ve benzer maddelerden oluşan evrenle başlar.

Tusi'ye göre, iç çelişkiler ortaya çıkar ve bunun sonucunda, bazı maddeler diğerlerinden daha hızlı ve farklı bir biçimde gelişmeye başlar. O, daha sonra elementlerin önce minerallere, sonra bitkilere, sonra hayvanlara ve en son olarak insanlara nasıl dönüştüğünü açıklar. Tusi, kalıtsal değişkenliğin canlıların biyolojik evriminde nasıl önemli bir faktör olduğunu şöyle açıklar:

"Yeni özellikler kazanabilen organizmalar daha değişkendir. Sonuç olarak, onlar diğer canlılara göre daha avantajlıdır. [...] Vücutlar, iç ve dış etkileşimlerin bir sonucu olarak değişirler."

Tusi, organizmaların çevrelerine nasıl uyum sağladıklarını şöyle açıklar:

"Hayvanların ve kuşların dünyasına bakın. Onlar savunmak, korunmak ve günlük yaşam için gerekli olan, güçler, cesaret ve uygun aletler (organlar) da dahil olmakla, her şeye sahipler. […] Bu organların bazıları gerçek bir silahtır. [...] Mesela, mızrak gibi boynuzlar, dişler, keskin pençeler, iğneler, ayaklar ve çomak-toynaklar. Bazı hayvanların iğneleri ve dikenleri oklara benzemektedir. [...] Savunma araçlarına sahip olmayan hayvanlar (ceylan ve tilki gibi) uçarak veya kurnazlıkla kendilerini korurlar. [...] Mesela arılar, karıncalar ve bazı kuş türleri kendilerini korumak ve birbirlerine yardım etmek için topluluk halindedirler."

Tusi üç tür canlı olduğunu kabul ederdi: bitkiler, hayvanlar ve insanlar. O şöyle yazar:

"Hayvanlar bitkilerden daha yüksek derecededir, çünkü onlar bilinçli hareket edebilirler, yiyeceklerinin peşinden giderler, bulurlar ve faydalı şeyleri yerler. [...] Hayvan ve bitki türleri arasında birçok farklılık vardır, [...] Her şeyden önce, hayvanlar alemi daha karmaşıktır. Ayrıca, akıl, hayvanların en yararlı özelliğidir. Akılları olduğu için, onlar yeni şeyler öğrenebilir ve yeni, içsel olmayan yetenekleri benimseyebilirler. Örneğin, eğitimli at veya avcı şahin, hayvanlar aleminde daha yüksek gelişim noktasındadır. İnsan mükemmelliğinin ilk adımları buradan başlamaktadır."

Tusi daha sonra insanların hayvanlardan nasıl geliştiğini açıklıyor:

"Bu tür insanlar (muhtemelen antropoid maymunlar) Batı Sudan'da ve dünyanın diğer uzak yerlerinde yaşıyorlar. Onlar, alışkanlıkları, eylemleri ve davranışlarıyla hayvanlara yakındırlar. [...] Beşer, onu diğer canlılardan ayıran özelliklere sahip olsa da, onu hayvanlara, bitkilere ve hatta cansız cisimlere bağlayan başka özelliklere de sahiptir. [...] (İnsanlık yaratılmadan) önce, organizmalar arasındaki tüm farklılıklar fıtriydi. Bir sonraki adım ruhani mükemmelliyet, gözlem ve bilgi ile ilişkilendirilecektir. Tüm bu gerçekler, insanın evrim merdiveninin orta basamağında yerleştirildiğini ispatlıyor. Beşer, fıtratı gereği alt seviye varlıklarla ilişkilidir ve sadece iradesinin yardımıyla daha yüksek bir gelişim seviyesine ulaşabilir."


Kindi, İbn Heysem ve Nasiruddin Tusi metinlerini çevirip yazının yayınlanmasında gösterdiği alakadan ötürü Mesut Özdil'e teşekkürlerimle.

Kaynakça:

https://aeon.co/ideas/arabic-translators-did-far-more-than-just-preserve-greek-philosophy

http://mvslim.com/islam-and-science-ibn-al-haytham-the-eye-of-physics/

https://www.thevintagenews.com/2016/08/27/priority-first-theory-evolution-600-years-older-darwin/

21 Ekim 2017

Yaratılış Mitleri — Hinduizm



Kozmik Yumurta

Bu (evren) Karanlık içinde, idrak edilemeyen, münezzeh, muhakeme ile ulaşılamaz, bilinemez ve de tamamen derin bir uykuya dalmış bir hâldeydi.

Akabinde, idrâk edilemez, ama idrâk edilebilir tüm muazzam unsurları ve diğer her şeyi meydana getiren ilahî Kendinden Varlık, karanlıkları dağıtan (tekvinî) kudretiyle Svayambhu zuhur etti.

O sadece kalple hissedilebilir, latîf, idrâk edilemez, ezelî ve ebedî, yarattığı her şeyi ihata eden ve tasavvur edilemeyendir. Öyle ki O, kendi kendinden ışımıştır.

Svayambhu, her çeşit mahlukatı yaratmak arzusuyla tefekküre daldı. Başlangıçta, sadece suları yarattı, sonra bunun içine tohumunu ekti.

Ve bu da güneşin bin parıltılı ışıltısıyla kuşanmış bir altın yumurta (rahim) oluverdi; bu yumurtanın içinden de, kendiliğinden, bütün âlemlerin atası Brahmâ doğdu.

Suların sığınağı için Nârâyana, suyaysa nârâ (insan) denildi, zira onlar Nara'nın nesilleriydi.

Bu, idrâk edilemez, ezelî ve ebedî ilk neden aynı anda varlık ve yokluktu; âlemde de Brahmâ adıyla bilinen Purusha yaratıldı.

Bütün bir sene bu yumurtanın içinde kaldı. Ve kendiliğinden, kendi tefekkürüyle bu yumurtayı ikiye böldü. İki yarım küreden yeri ve göğü yarattı; onların ortasında da, havayı, sekiz yönü ve suların ebedî meskenini.
________________________________

Narayana: Hinduizm'de En Yüce Varlık olarak addedilen tanrının adı. Nara, insanlar; ayana ise sığınak demektir. Narayana, insanların sığınağı manasına gelmektedir. Helena Blavatsky'e göre Narayana, Suyun üzerinde hareket eden anlamındadır. (Helena Blavatsky, Glossaire Théosophique) "Yaratılışta suyun etkisi, Hint efsanelerinde de dikkat çekici bir şekilde yer alır. Ramayana kahramanlık hikayesine göre; eski dünyanın her tarafı suyla kaplıdır. Yeryüzü, suyun üzerinde yaratılmıştır. Kendi varlığını kendisi sürdüren Brahma dışındaki tanrıların tamamı suda meydana gelmişlerdir. Brahma bir şekilde ortaya çıkmış ve yeryüzünü suyun derinliklerinden çıkartarak dünyayı yaratmış, sonra da kutsalları olan çocuklarını dünyaya getirmiştir. Güçlü Hint tanrılarından Vişno'nun da sudan meydana geldiği ve bu gerekçeyle de -suda hareket eden- anlamındaki Narayana kelimesiyle anıldığı belirtilir." Bkz. Nimet Yıldırım, "İran Mitolojisinde Su, Su ile İlgili Kutsallar ve Törenler", Doğu Araştırmaları, 2008/1, s. 11. –ç.n. 

SvayambhuKendiliğinden varlık, kendi kendine oluş. Bkz. Korhan Kaya, "Vedaların Bilinmeyen Tanrısı Ka", Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi, Cilt 33, 1-2, Ankara, 1990, s. 287. –ç.n. 

Purusha: Hint felsefesinde "makrokozmos, en yüceden daha yüce olan varlık" gibi anlamlara gelmektedir. Helena Blavatsky'e göre Kâmil insan demektir. (Helena Blavatsky, Glossaire Théosophique) –ç.n.

Fernand Schwarz (1951, Arjantin) Antropolog, filozof. İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Arjantin'e göç eden Alman Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Buenos Aires'te dünyaya geldi. Sanat Tarihi ve Felsefe eğitimi gördü. Fransa'da Eski medeniyetler üzerine çalışmalar yapmaktadır. Yeni Akropolis'in (Nouvelle Acropole) kurucusudur. –ç.n. 

Fernand Schwarz, La Tradition et les Voies de la Connaissance içinde. 

Fransızcadan çeviren
: Ali Hasar

20 Ekim 2017

Philippe Van Tieghem — Edebiyat Tarihinde Usul Hakkında Bir Münakaşa

Philippe Van Tieghem (18981969) Fransız edebiyatı profesörü. Karşılaştırmalı edebiyat, tiyatro alanında muteber bir isim olmakla beraber Paris Devlet Yüksek Konservatuvarı'nda (CNSAD) dersler vermiştir. Kimi çalışmaları: Tendances nouvelles en histoire littéraire, Histoire de la littérature française, Histoire du théâtre italien, Dictionnaire de Victor HugoLa nouvelle Héloïse de Jean-Jacques Rousseau, Technique du théâtre, Le Romantisme français, Les grandes doctrines littéraires en France. 

Cevdet Perin (19141994) Mütercim, Araştırmacı, Siyasetçi. İstanbul St. Benoît Fransız Lisesi ve Lyon Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi. Sorbonne'da ihtisasını tamamladı. İzmir Erkek Lisesi'nde Fransızca Öğretmenliği, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Fransız Filolojisi Doçentliği yaptı. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'yle birlikte üniversiteden ihraç edilen 147 öğretim üyesinden (147'ler) birisidir. Anatole France, Raymond de Saint-Laurent, Honoré de Balzac, Jean Guitton gibi isimlerden çeviriler yapmıştır. 

Ali Hasar

Philippe Van Tieghem
Edebiyat Tarihinde Usul Hakkında Bir Münakaşa

27 Eylül 2017

Postmodern Dilemma

Detay: Adriana Zehbrauskas


Harun Tan 

"Eşi benzeri olmadığını herkese ispatlayacağım, 
sahte para basan bir kurum inşa ediyorum..."

Jacques Derrida, The Postcard

"Skandal gerçekleşeceği için absürdün tecellisi beklenir."

Frithjof Schuon, Logic and Transcendence


Türkiye'nin yakın tarihinde Müslüman fikir çevrelerinde modernizme karşı geliştirilen entelektüel, sosyal ve siyasal tavrın bugün şiddeti azalmış olarak sürdüğünü düşünebiliriz. Toplumsal parçalanma, yabancılaşma, bireyselcilik, dünyevilik gibi tüm ayrılıkçı kavramların menşei olarak inananların zihinlerinde yer eden modernitenin birkaç asırdır bireylerin ve toplumların ruhlarında açtığı derin yaralar, aydınlanma fikrinin ve bu fikrin toplumsal belirleyiciliğinin tüm çağrışımlarının topyekün eleştirisini de zorunlu hale getirmişti. Bu eleştirel süreç, modernizmin işlevlerini ters yüz ettiği dinin kurucu ilkelerini yeniden keşfetmek üzere, modernliğin karşısına dinin fütüvvetçi tabiatından mülhem modern zamanlara özgü tepkisel bir siyasi tecrübeyi koyan düşünürlerin yanı sıra, yitirilmiş değerlerin geri kazanımını irfani bilincin bireysel 'diriliş'inde arayan münevverlere de sahne olmuştu. Kuşkusuz modernizme karşı gözlemlenen yaygın refleks sadece Müslüman çevrelerle sınırlı kalmamış, neredeyse sömürgeciliğin tahakkümünden nasibini almış tüm geleneksel toplumları yakından ilgilendiren ontolojik bir itiraza dönüşmüştü. 

Aydınlanma Felsefesi'nden neşet eden bilgi ve değerler hiyerarşisinin İslam düşüncesinin kurucu ilkelerine zıt düştüğünü ima eden bu yeni itirazcıların hedefinde, modernizmin kurucu ideolojisinin kavramsal çerçevesini oluşturan katı 'pozitivist' söylem vardı. Son birkaç yüzyılın hakim kavramsal paradigması olarak ve sirayet ettiği tüm sosyal-siyasi alanlarda bireylerin ve toplumların seküler pozisyonlanmasına yol açan bu söylem, bilhassa inananlar tarafından, dogmatik bir niteliğe büründürülmüş ve toplumsal, kültürel, siyasal süreçler üstünde tahakküm kurmayı elverişli hale getiren sinsi, emperyal bir proje olarak algılanmaktan kurtulamamıştır. Modernizme karşı dinden kaynaklanan yeni ve köklü bir duruşun sergilenmesi bu yüzden kaçınılmazdı. Kaç zamandır Batı'nın epistemik tahakkümüne maruz kalmış olmasından ve toplumun kendi kadim kavramlarıyla çatışık ilişki biçiminden kaynaklanan gerekçelerle bu süreç beklenilenden daha sancılı olacağının sinyallerini veriyordu. Kutsal'la giriştiği savaşta tüm sermayesini pozitivist ilkelerin bilim, felsefe ve sanat gibi disiplinlere yedirilmesi yoluyla bütüncül bir diskur geliştirmeye harcayan bu modern söylemin dinî ve ondan neşet eden geleneksel normları ötekileştirme çabası bu çatışmayı varoluşsal bir alana taşımaya yetmişti. Dini ve düşünceyi derinden etkileyen söylemleri vulgarize eden akılcı söylemin, 'modern'i 'gelenek'in bağlamı yerine, 'gelenek'i 'modern' in bağlamında ele almaya iştahlı tabiatı, geleneksel toplumlarda vahyin idraki noktasında yeni fikrî ve siyasî bakış açılarının ortaya çıkmasına yol açtı. Peyami Safa gibi moderniteyi Avrupa'nın Türkleşmesi serüveni ya da asla rücu olarak tasavvur edenler hariç tutulursa, 'modernlik' hangi fraksiyona bağlı olursa olsun İslam'la ilişkili çevrelerin kendilerine nispet etmek istemedikleri decadence bir kavram olmaktan hiçbir zaman kurtulamadı. Modern düşüncenin İslam'ın içerdiği kavramlara ve onların epistemolojik temellerine kökten itirazı, İslam toplumlarını modernizm karşısında pozisyon almaya zorladığı halde postmodernizm tecrübesi sözkonusu olduğunda da benzer bir refleks ortaya konabilmiş miydi? 

Batı'da 90'lı yıllardan itibaren tartışılmaya başlanılan bu kavramın mahiyeti konusunda Türkiye'deki fikir ve sanat çevrelerinde -sınırlı sayıda olsalar da- tartışmalar yaşandı. Fakat bu tartışmalar, postmodernizmin mahiyetine ilişkin derli toplu sonuçlar çıkarmanın kavramsal zorlukları nedeniyle önemini yitirdi. Manidar olan, postmodern düşüncenin göreceli düalizmi temel aldığı ve disiplinlerin özündeki keskin alanların muğlaklaştığı çarpık bir bilgi ve değer anlayışına sahip olmasıydı. Postmodernizmin telkin ettiği yorumlama biçiminin modernliğin kavramlarına yaptığı atıflar onun modernizmin devamı olup olmadığı tartışmasını da doğurmuştu. Postmodernizmin baskıcı modernitenin bir uzamı olduğunu düşünenler, sömürgeciliği Batılı olmayan 'öteki'nin sınırlarının 'fizikî' işgali olarak görürken, moderniteyi bilinçsel işgale, postmodernizmi ise her ikisinin topyekün gerçekliğine gözünü dikmiş bir disipline yormuşlardı. Başka bir görüş ise postmodernizmin yine modernizmin felsefî eğilimli kavramlarıyla kurduğu ilişki sonucunda sistematik bir felsefe gibi davrandığı yönündeydi. Fakat postmodernizmin doğruluğun nosyonlarının varlığına duyduğu derin kuşkular nedeniyle felsefî bir sistem olarak ortaya konması oldukça zor görünüyordu. Nitekim Aydınlanma düşüncesinin temel dayanakları olan kavramların postmodern düşüncede artık tümüyle işletilemez hale gelmesi postmodernizmin klasik anlamda felsefe yapmasının olanaklarını da ortadan kaldırmıştır.

Yeni dünya düzeninin bilgi ayağını tesis ettiği ve kutsalla ilişkili olanı 'ötekileştirme'ye meyyal oluşu gerekçe gösterilerek postmodernizm ikonaklastisizmle de suçlanmıştır. Postmodern düşüncenin kurucu babalarının gelenek eleştirilerinde, putların kırılışını dolaylı olarak 'ilahi hakikat'lerin ya da 'asli cevher'in kırılışına indirgemeleri tuhaf değildir. Bir hakikat, episteme, mutlak arayışı sözkonusu olduğunda, Baudrillard'ın parlak iddiasına göre 'gerçek' artık nihai paranoid irtifasını kaybetmek zorundadır. 'Tanrı simüle edilebilir yani işaretlere indirgenebilirse ne olur? Kuşkusuz o zaman tüm sistem hafifler ve artık gerçeğiyle değiştirilemeyen fakat kendi içinde değişebilen, sürekli kendi etrafında dönen sahici, devasa bir gölgeden başka anlam taşımaz." Metafiziğe ait kavramların restorasyon adına semavî boyutundan gündelik kullanımına indirgenmesini öngören bu tür söylemler, postmodernizmin 'yıkım'ı ya da 'yıkımlar'ı ima eden ikonoklastik karakterinin varlığına ilişkin ipuçları taşıyor. 'Terör'le yapılan yeni Kutsal Savaş'ın, Ortaçağ'da Haçlıların Ortadoğu'da yarattıkları dinî çatışmaların çağdaş bir uzamı olduğu fikri Doğuluların yabancısı olmadığı imalar içeriyor. Huntington'un 'Medeniyetler Çatışması' tezinin indirgemeci yönünü bir kenara bırakarak bu tezin geçerliliğini Amerika ve müttefiklerinin bilhassa dış politikada kullanmakta ısrarcı oldukları 'İslami terör' retoriğinden anlamak mümkün. Bu fikrin paranoid bir kurgudan, fantastik bir önyargıdan öteye geçemedigi farz edilse bile, Bush'un 11 Eylül sonrasında yaptığı konuşmalarda Müslümanlar'ı 'öteki'leştirip İslam'ı terörle savaş bağlamında hedefe koyması ve çözüm olarak yeni bir 'Haçlı Seferi'ni ima etmesi olan bitenin inananlar için bir ön yargıdan müteşekkil olamayacağı tezini güçlendiriyor.

Nietzsche'nin 'Putların Alacakaranlığı' imgesinin, öldüğü ilan edilmiş felsefe ve metafiziğin yapısöküm programlarının birinin mottosu olarak kullanılıyor olmasına şaşırmamak gerek. Nitekim bu motto, bütünüyle kavramsal gerekçelerle 'her şeyin mümkün' olduğunu ima eden tuhaf paradigmasından ötürü her an kendine cephe alabilir. Acaba bu teoriler gerçek mi oluyor? Putperestlik konusundaki teolojik tartışmalar çoğunlukla doktrinin niteliksel yönleri, tapınılacak Tanrı'nın doğru ya da yanlış Tanrı olup olmadığı gibi ilkesel, apostolik problemlerle sınırlı olduğu halde bugünlerde ona çok daha dolambaçsız, fonksiyonel ve operasyonel bir anlam verme teşebbüsüne şahit oluyoruz. Kimi entelektüel çevrelerde global dünya düzeninin yapısalcı ayağını temsil ettiği düşünülen bu bakış açısı, bir kelamcınınkinden farklı olarak putperestin neye inandığını değil onun ne yaptığı ve putkırıcıların ona nasıl karşılık verdiğini sorunsallaştırmaktadır. Batı putperestçiliğinin/putkırıcılığının ters imgeleri olarak dikilmiş/yıkılmış Dünya Ticaret Merkezi'nin adım adım 21. yüzyılın en asli ikonik sembolüne dönüştürülmesi, zihinlerdeki asli gerçeklik fikrinin üretilmiş imajlar yoluyla nasıl bir 'yıkıma' tabi tutulabileceğinin güzel bir örneğidir. 

Söyleminin müphemliğinin doğal bir sonucu olarak modernite-postmodernite ilişkisinin bir sürekliliği mi yoksa bir kopmayı mı ifade ettiği yeterince anlaşılabilmiş değildir. Aydınlanma geleneğini çok iyi analiz eden düşünürler dahi postmodern söylemin belirsizliğini ve yorumlama açısından müspet bir referans çerçevesine sahip olmadığını belirtmek ihtiyacını duyuyorlar. Farklı disiplinlerin aralarındaki bağlamları postmodern kavramıyla ilişkilendirip ortaya koyabilmenin güç yönleri var. Nitekim bu kavramın çoğu zaman dualist ve kuşkucu bir karaktere sahip olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu kuşkuculuğun ardında, ayrım yapılmaksızın her tür epistemolojik gerçekliğin sorgulanabilirliğini mümkün kılan bir diskurun yattığı aşikardır. Peki o zaman kavramsal düzeyler arasındaki hiyerarşinin ortadan kalktığı bir durumda meseleleri hangi zeminde mülahaza etmek gerekir? Belirli bir bilgi kuramının tartışılması yerine, kuramın kendisinin soruşturulmasını talep eden postmodernizmin zaviyesinden bu soruya verilebilecek yanıtın önündeki en büyük engelin 'zemin'in bizatihi kendisi olduğu anlaşılıyor. Kendi kendine çelme takıp tökezleyen, Derrida'nın tabiriyle 'argümantasyon bağlamlarını yeniden tartışmaya açacak' döngüsel ve neredeyse absürd bir paradoks bu. Postmodernizm'i, toplumların irdelendiği yeni bir 'toplumsal düşünce süreci' olarak tanımlamak doğru bir saptama olabilir. Bunun bir toplum mühendisliği çabası olup olmadığı sorusunun yanıtını da yine bu sürecin kendisi belirleyecektir. Varlık kazanmış bir 'durum'un adı olarak postmodernizmin, entelektüel olmaktan çok 'gerçeklik' hakkındaki algı biçimlerimizi belirleyen, sınırlarımızın, algılarımızın tartışılabilirliğini sorunsallaştıran yeni bir tür imajinatif gerçeklik öneriyor. Bu gerçekliğin bir gelecek ütopyası ya da bir gelecek ideolojisinin başatlaştırılması anlamını taşıyıp taşımadığını henüz bilmiyoruz. Felsefî bir diskuru yahut Frankfurt Okulu'ndakine benzer ilkesel bir eleştiri geleneğini benimsememiş olması, postmodernizm için geliştirilecek karşı reflekslerin her seferinde de facto bertaraf edilmesiyle sonuçlanmıştır.

24 Eylül 2017

Bir Ruhbilimci Olarak Balzac

Paul Klee, Magie des poissons.

Vadideki Zambak'tan (Le lys dans la vallée) derlenen bu cümleler, Honoré de Balzac'ın insan ruhuna bir ruhbilimci aşinalığı ve titizliği ile temas edebilme kabiliyetinin ispatı ve tezahürü olarak okunabilir.

Ruh hastalıkları istekleri, içgüdüleri olan yaratıklara benzer, topraklarını büyütmek isterler.

Zorbaca yasaklar, çocukta bir tutkuyu büyüklerde olduğundan da fazla biler; çocukların yalnız yasak şeyi düşünmek gibi bir üstünlükleri vardır, bu şey onlar için dayanılmaz bir çekicilik kazanır.

Aşk, kendisi olmayan her şeyden dehşet duyar.

Gerçek bir duygu bölünmez, ya tümdür ya hiç yoktur.

Ruh dünyası, hiçbir şeyinin saltık olmayışıyla madde dünyasından ayrılır; etkilerin, şiddetli huyların ya da bir olay çevresinde bir araya getirdiğimiz düşüncelerin gücüyle oranlıdır.

Ruh hiç çözümlemeden tadar hazlarını; ama daha sonra çalkantılı bir yaşamın karanlık yüzeyinde nasıl bir şiddetle belirirler! Tıpkı elmaslar gibi, alaşım dolu düşüncelerle, silinmiş mutlulukların anısında erimiş pişmanlıklarla mıhlanmış bir biçimde parıldarlar!

Bütün insan eylemlerinin dibinde bir belirleyici nedenler labirenti vardır. Talihiniz önünüzdedir ama bu dünyada hiç kimse talihini yardımsız kuramaz.

Çoğu mutsuz ruhlar için, yarın anlamsız bir sözcüktür.

Deha gibi aşkın da sezgileri vardır.

Her şey olmayan sevgili hiçbir şey değildir.

Gerçek tutkular, yetiştikleri topraklar ne denli nankörse, görülmeleri de o denli haz veren güzel çiçekler gibi görünürler.

Bir kadında kadını severiz; oysa ilk sevilen kadının her şeyini severiz.

Erkeklerin uğraşıları acılara dayanmak için birer kaynaktır, işlerin akışı onları oyalar; biz kadınlara gelince; ruhumuzda acılara karşı hiçbir dayanak noktası yoktur.

Geçmiş görüntülerin canlanışı her zaman tinsel bir dünyanın bölgelerinde geçmez mi?

Acı sonsuzdur, sevincinse sınırları vardır.

Yaşamı yermeyin. Aşkı bilmiyorsunuz, parıltıları göklere ulaşan hazları vardır.

Nezaket, başkaları için kendini unutmuş görünmekten başka bir şey değildir.

Bir iyiliğin uyandırdığı minnet mi fazladır, yoksa kırılan bir umudun uyandırdığı kızgınlık mı?

Ruhsal yalnızlık da yersel yalnızlığın etkilerini doğurur: Sessizlik en hafif yankıları sezmeyi sağlar, kendi kendine sığınma alışkanlığı da inceliği sevgilerin en ufak ayrımlarını gösteren bir duyarlığı geliştirir.

Anı anı yeni baştan alınan geçmiş büyür; gelecek umutlarla donanır.

Bencillikle incinmiş sevgiler, yakınlık duygularını fazla desteklemezler; yürek her türlü hesaptan, çıkardan tiksinir.

Acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. Bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.

Genç yaşta insanın kötü niteliklerini çevresindekiler bastırır, tutkular hızlarını keser bunların, insanlık saygısı bunları hep engeller; daha sonra, insan yaşlanınca, bir de yalnız kalınca, küçük kusurlar ne denli uzun zaman bastırılmışlarsa, o denli korkunç bir biçimde ortaya çıkar.

Güç bağışlayıcıdır, açıklığa boyun eğer, doğrudur, sakindir; oysa zayıflığın doğurduğu tutkular acımasız olur.

Her şeyi belli olan merak illeti bulaşıcı değildir; ama delilik, nesneleri ele alış biçiminde oldu mu, sürekli tartışmalar altında gizlendi mi, çevresindekilere büyük zararları dokunabilir.

Doğayı büyüklüğünce izleyen kimseler, onda her şeyin benzeşim yoluyla birliğe doğru gittiğini görürler. Ruhsal dünya da böyle bir ilkeyle uysa gerek. Arı bir çevrede, her şey arıdır.

Aşk da ruhun sonsuz alanlarında, güzel bir vadide yağmurların, derelerin, sellerin geldiği, ağaçların, çiçeklerin düştüğü, kıyının kumlarının, tepelerdeki kaya parçalarının düştüğü bir büyük nehir gibi değil midir? Duru çeşmelerin ağır ağır gelen suyuyla olduğu gibi boralarla da büyür. Evet, insan sevdi miydi, her şey aşka doğru gelir.

Önceden sezdiğimiz bir yazgı ve tümüyle kopmamış olduğumuz eski içgüdülerimizin anıları: Etsel bir aşkla tanrısal bir aşk arasında, hepimizin geçirdiği çarpışma buradan ileri gelir. Kimi maddenin hazlarıyla ruhun hazları arasında kararsız bir durumda gidip gelir, kimi de veremeyeceğini isteyerek eti ruhsallaştırır.

Sonsuz, gönlün alanıdır.

Sevgilinin doyurduğu aşkın sınırları vardır, madde sınırlıdır, güçleri hesaplanabilir, ister istemez doygunluklarla karşılaşacaktır.

Ruhsal acılar ölçülemez, ruhların inceliğiyle oranlıdır.

Aşk uçup gittikten sonra, sevgililerin birbirlerini görmemelerini gerektiren korkunç zorunluluğu anladım. Bir zamanlar egemen olduğumuz yerde artık hiçbir şey olmamak! Yaşamın sevinçli ışıklarının parladığı yerde ölümün sessiz soğukluğunu bulmak!

Boşluğun dehşetini anlamak için, bakışların, iç çekişlerin, her şeyin merkezi, yaşamın özü, herkesi aydınlatan ışık kaynağı olmak gerek.

Her büyük sevgi, borçlu olduğumuz sevgilerden çalınır.

Aşk kişiliklerin damgasını taşıyor olmalı, belki de yanılıyorum. Doğa ilkeleri iklimlerin istediği biçime boyun eğiyor, neden bireylerin duyguları için de böyle olmasın? Hiç kuşkusuz kitlece genel yasaya bağlanan duygular, yalnız anlatımda, ayrılırlar. Her ruh kendince davranır.

Her büyük tutku kişiliğimiz üzerine öyle ağır bir biçimde çöker ki, ilkin keskin yanlarını geriye iter, kusurlarımızı ya da üstünlüklerimizi oluşturan alışkanlıkların açtığı izleri doldurur; ama sonradan, birbirlerine iyice alışmış iki sevgilide, ruhsal varlığın çizgileri yeniden belirir, o zaman her ikisi de karşılıklı olarak birbirlerini yargılarlar.

Mutluluk mutlaktır, karşılaştırmaya gelmez.

Aşılacak uzaklıklar, dışarıya karşı gösterilecek saygı, oynanacak güldürüler, daha da karanlıklaştırılacak gizemler, mutlu aşkın bütün bu tragedyası yaşam boşluğunu doldurur, isteği yeniler ve yüreğimizi alışkanlığın gevşemelerinden korur.


Yazının derlenip hazırlanmasında gösterdiği alakadan ötürü Gökhan Özcan'a teşekkürlerimle...

2011–2017 idea, schola, zâhir âlem