5 Nisan 2017

Alexandre Popovic — Balkanlar'da Şazeliyye

Çevirinin yayımlanmasında gösterdikleri alakadan ötürü Mahmud Erol Kılıç'a ve Alexandre Popovic'in eşi Nathalie Clayer'e (École des Hautes Études en Sciences Sociales) teşekkürlerimle...


Alexandre Popovic (1931-2014): Yugoslav Balkanbilimci, Türkolog, İslâmbilimci. Belgrad'da doğdu. Yugoslav şarkiyatçılığının öncüsü olarak gördüğü Fehim Bajraktarević'in yanında Doğu dilleri eğitimini sürdürdü. 1954'te Tito Yugoslavyası'nı terk etti. 1957'de INALCO'da (Fransa) Arapça bölümünü bitirdi. Daha sonra, Klasik İslâm alanında, Charles Pellat gözetimi altında "Irak'taki Zenci Ayaklanması (9. Yüzyıl)" konulu tezini tamamladı. CNRS'de (Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi) Sosyolog ve Şarkiyatçı Maxime Rodinson'un yanında çalışmaya başladı ve Rodinson'un derslerini izledi. CNRS'den sonra çalışmalarını Balkanbilimi, Türkoloji, Yugoslav şarkiyatçılığı, Slav çalışmaları ve İslâmbilimi'ne yönlendirdi. Balkanlar'daki ve Yugoslavya'daki Müslümanlar, İslâm tarihi ile özel olarak ilgilendi. Romanya, Yugoslavya, Yunanistan, Türkiye, Bulgaristan, Arnavutluk, Avusturya ve Almanya'da kütüphaneleri dolaştı ve arşiv incelemeleri yaptı. Osmanlı dönemi ve Osmanlı-sonrası Balkanlar'daki Sufî hareketleriyle ilgili pek çok çalışmada bulundu.

Ali Hasar

Fransızcadan çeviren:
Ali Hasar

Şâzeliyye, 18. asrın sonlarıyla 19. asrın başlarında Balkanlar'da çok az bir alana yayılmış gibi görünmektedir. Esasında, Osmanlı-öncesi dönemde bilinen yaklaşık bin Şâzelî tekkesinden yalnızca dördünün varlığı bilinmektedir: ilk iki tekke, Bulgaristan'da[1] [Balkan yarımadasının kuzeyinde] Tuna üzerinde, Tutrakan ve Rusçuk şehirlerinde; diğer ikisi de yarımadanın güneybatısında, Arnavutluk sınırında[2], Kosova'nın Yakova şehrinde yer almaktadır. Bu tekkelerin ilk ikisi Türk silsilesindendir [muhtemelen Türkiye'deki Şâzelîler[3] aracılığıyla Türk bölgelerinde kurulan tekkeler] ve –biraz sonra göreceğimiz üzere– haklarında çok az bir bilgimiz bulunmaktadır. Diğer iki tekkeyse Mısır silsilesine aittir; [Mısır'daki Şâzelîler aracılığıyla Arnavut bölgelerinde kurulan tekkeler] 1979-1981 yılları arasında, Kosova Metohiya'da çeşitli seyahatlerim sırasında, henüz yeni çıkmış Arnavutça[4] bir kitap sayesinde bu tekkelerin tarihlerine ilişkin birtakım bilgilere erişebilmiştim.

Balkanlar'daki Şâzelîler

Balkanlar'daki Şâzelîler hakkında sunulan bilgiler çok az ve yetersizdir[5]. Osmanlı Tarihçisi İbrahim Peçevî'yi[6] referans alan Aleksandar Matkovski'ye[7] göre, Şâzeliyye ilk olarak kahvehânelerin açılmasıyla ve kahve tüketimiyle birlikte Makedonya'da yayılmıştır. Bu muhtemeldir, ama Matkovski başka kaynağa atıf yapmadığı için ve Peçevî'nin eseri de ne Makedonya sınırından [Genel olarak Rumeli diye bahsedilmektedir] ne de özellikle Şâzelîler'den bahsettiğinden ötürü bu bölgedeki[8] Şâzeliyye hakkında tam olarak kesin bir şey bilinmemektedir. En azından bendeniz, herhangi bir dönemde, Makedonya sınırları içerisinde, herhangi bir dönemde[9] bu Şâzelî tekkesine işaret eden  hiçbir ize rastlamadım. Bu hususta şunu da ifade etmemiz gerekir ki D. S. Margoliouth'in[10] Arabistan'daki Mokha kahvesi  ile Şâzelîler arasında ilişki kurması ve C. van Arendonk'un[11] kahve üzerinde makalesinde Etiyopya'ya işaret etmesinin haricinde, ne H. J. Kissling[12] ne de G. Elezovic[13], Şâzeliyye'nin  bu yeniliklerdeki muhtemel bir vazifesinden bahsetmektedir.

Bulgaristan'da Şâzeliyye

1981-1983 yılları[14] arasında bu bölgede birçok araştırma yapan F. De Jong'un makalesiyle de teyit edilebileceği üzere, Kuzeydoğu Bulgaristan'da bulunan iki Şâzelî tekkesi hakkındaki bilgiler oldukça kısıtlıdır.

Tutrakan — Müstecib Ülküsal[15] ve Ekrem Hakkı Ayverdi'nin[16] daha ziyade mezar taşlarından hareketle söylediklerine göre, Tutrakan Şâzelîleri'nin  bir dönem etkin bir biçimde bir tekkeye sahip olmalarının dışında hâlihazırda hiçbir şey bilinmemektedir.

Rusçuk Rusçuk Tekkesi, 1950'li yıllarda P. Mijatev tarafından kısaca tasvir edilmektedir. Mijatev, tekkenin fotoğrafını da eklemektedir.[17] "Rusçuk Osmanlıları'nın kayıtlarında", diye yazmaktadır Mijatev, "incelemelerimi nihayetlendirmek üzere 1252 [1836] yılında inşa edilen Şâzelî tekkesi hakkında [Fotoğraf, XLI] hasbelkader kelâmım şudur: Hazîrede, tekkenin bânileriyle hayır sahiplerinin kabirleri bulunmaktadır. Üzerlerinde nakışlarla bezenmiş Osmanlıca ve Arapça dinî manzum metinler yazılıdır. Ahşap oyma tavan, motiflerinin çeşitliliğiyle dikkatleri celbetmektedir. Bu tekke şehrin Türk nüfusuna günümüzde hâlâ hizmet vermektedir."

Bendeniz de, 1873-1970 yıllarını kapsayan dönemdeki Rusçuk Şâzelîleri hakkında dikkate şayan başka ayrıntılar bulabildim. Birincisi: 1873 Kasım'ında yerel gazete Tuna'da çıkan ve komşu köyde kendisine ait topraklarını sattığını, ilgilenenlerin Rusçuk Şâzelî Tekkesi'nde kendisiyle görüşüp mezkûr mülkiyetin evraklarını gösterebileceğini beyan eden Şâzelî şeyhi Ali Bey'in küçük bir ilanı...[18] İkincisi: 10 yıl sonra, Sofya Dikkat gazetesinde[19] çıkan ve yine aynı şeyh tarafından gazeteye gönderilen, bölgedeki müslümanların Türkiye'ye tehcirine değinen iki mektup... Burada bir hususu dile getirmek yerinde olacaktır: Şeyh Ali Bey, son savaşta Rus askerlerine teslim olduğundan dolayı "Rus sevdalısı" olarak gösterilmiş, öncesinde de dönemin Osmanlı Valisi Kayserili Ahmed Paşa tarafından kurşuna dizilmek istenmiştir. Daha sonraları, 1897 tarihli bir belgeye göre[20], şehir ihya edildikçe tekkenin kimi kısımlarının tahrip olduğu görülmektedir. Son olarak, F. De Jong'a göreyse, tekke 1970'li yıllarda bir vakitte yıkılmıştır.[21]

Kosova'da Şâzeliyye

1979 Ekim'inden beri kısa süreli birçok araştırma yapabildiğim bu topraklarda, Yakova'daki iki Şâzelî Tekkesi hakkındaki bilgimiz, Türk silsilesiyle kurulan Şâzelî tekkelerinden biraz daha kuvvetlidir. Bu iki tekke Mısır silsilesine aittir, ilki 1796'ya doğru, ikincisiyse 1857'de kurulmuş ve Mısır’da kalmış Arnavutlar tarafından inşa edilmiştir. İlk tekke; Yakova'ya dönmeden [1796'ya doğru ?] ve orada kendi tekkesinin bânisi olmadan önce bir Osmanlı Binbaşısı [Kahire'de Şâzeliyye Afifiyye'ye intisap etmiştir] tarafından; ikincisiyse, Yakova'da, "ilim tahsili" için gittiği Kahire'den dönüşünü müteakip bir müridi tarafından altmış yıl sonra kurulmuştur.

Bu araştırmaların yerinde yapılmasında dostâne emeğini esirgemeyen, Yakova Bektaşî ricâlinden Ahmed Balata Efendi'ye[22]; Yakova Şâzelîleri'nin hâlihazırda şeyhi olan ve âlicenâblığıyla beni huzuruna kabul edip sorularıma uzun uzun cevaplar veren Şeyh Salih Efendi'ye en içten teşekkürlerimi arz ettiğimi burada hatırlatmak bendeniz için üzerime ziyadesiyle latif bir vazifedir. Öte yandan, bölgedeki Şâzelîler konusunda Üsküp Ulemâ Meclisi'nin o dönemde beyan ettiği bilgilere dayanan 1939 tarihli bir arşiv belgesi bulunmaktadır[23]: Bu belgede, Şâzelî Şeyhi Ali Bey'in [Şeyh Salih'in babası] kendisine yöneltilen soruya cevabı yer almaktadır. Bu cevap, ilgi çekici kimi detaylar içermektedir. Bu iki tekke hakkında şimdilik söyleyebileceklerim bu kadardır.

Yakova I: Şeyh Hüseyin Kuli Tekkesi[24]

Yakova'daki ilk Şâzelî tekkesi, Şeyh Kuli tarafından Mulay Yusuf Mahallesi'nde, 31 Aralık Sokağı'nda, 31 numarada, bilinmeyen bir tarihte inşa edilmiştir.[25]

Tekke hakkında bizzat yerinde edinebildiğim bilgiler birbiriyle çelişmektedir. Kahire'den gelen birisinden ya da Mısır'a gidip orada Şâzeliyye'ye intisap eden bu memleketteki birisinden bahsedilmektedir, ama kimi Yakova Sa'di çevrelerine göre de, [bilhassa hâlihazırdaki şeyhi, Şeyh Rüşdi olan Tebdil Tekkesi'ndekiler] Şeyh Ali Mısırlı'dan Şâzelî hilafeti almak için Mısır'a giden Yakova Şâzelî-Sa'dilerinden birinin adı geçmektedir. Kimileri, bütün bunların 1810-1820'lere doğru cereyan edebileceğini söylemektedir, bu hususta önceki tarihlerle birlikte ne derece ihtiyatlı davranmamız gerektiğinin farkındayız. Rexhepagiqi'ye göre, son kitabında; [4. ve 24. notlara bakınız] Şeyh Kuli, Kahire'de binbaşıyken [Ri'fâî ve Sa'di tarikatlarının şeyhi olmasına rağmen] Şâzeliyye'ye intisap ettiğini ve orada –Yakova Sa'dilerinin söylediği gibi– Şeyh Ali'den değil, Şeyh Salih'ten hilafet aldığını yazmaktadır. Ne olursa olsun, Şeyh Kuli Yakova'daki ilk Şâzelî tekkesini inşa etmiş ve bölgedeki Şâzelî cemaatini oluşturmuştur.[26] Tekkenin yapılış tarihiyle ilgili olarak da 18. asrın son on yıllık dilimi gibi bir süre belirtilmektedir. Şeyh Kuli Yakova'ya 55 yaşındayken gelmiş, burada 60 yıl boyunca şeyhlik yapmış ve 1856'da ölmüştür.

Şâzeliyye Silsilesi
Mehmed Nureddin Istanbuli, 1890
Şeyh Kuli'nin ölüm tarihi bilinmemektedir[27], ama halefinin Şeyh Hüseyin olduğu [burada Yakova Şâzelî Tekkesi'nden, aynı isimli şeyh söz konusu değildir, tamamen bir başka kişidir.] genel kanıdır. Şeyh Hüseyin tekkenin son şeyhi olup, 1947-1950'lere doğru ölmüştür. Şeyhliği sırasında tekke meçhul bir sebepten 1930'lara doğru yıkılmıştır, 31 Aralık Sokağı'yla kıyısında başka bir kabrin bulunduğu derenin arasında yer alan altı kabirli türbeyse günümüze kadar ulaşmıştır. Bu türbe ile, –göreceğimiz üzere– tekkenin başına geçen şeyhlerin muhtemel ya da mevcut silsilesine ulaşmak, belirtilen tarihler arasındaki gedikleri kapatmak mümkündür.

Söz konusu türbe gayet sıradan ve debdebesizdir, bakımıysa devam etmektedir. Türbede altı kabir bulunmaktadır: bir çocuk, bir kadın ve dört şeyh [Şeyh Kuli, Şeyh Hüseyin, Şeyh İbrahim, Şeyh Dula]. Şu düşünülebilir: Şeyh Kuli kurucu; halefleri de Şeyh İbrahim ve Şeyh Dula [silsileyi ve tarihleri tam bilmiyoruz] ve de hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz bu tekkenin en son başına geçen ismi Şeyh Hüseyin. Burada şunun altını çizmek gerekir ki bölge sakininin ifadelerinde [Şeyh Kuli'nin doğrudan halefi Şeyh Hüseyin ile –biraz sonra da göreceğimiz üzere– başka bir Şâzelî tekkesinin kurucusu olup Şeyh Kuli'den icazetli olduğu için halefi olarak anlaşılan Şeyh Hüseyin arasında] bir karışıklık bulunmaktadır.

Türbenin önünde, derenin kenarında bulunan kabrin, ya Arabistan’dan ya da Horasan'dan[28] gelmiş "Baba Arif" adında bir zata, bir Allah dostuna [velî] ait olduğu, bölgede yaygın bir kanıdır. Bu zat, özel bir keramet göstermiştir: Kabrinin olduğu yerde toprağa uzanmış ve nasıl öldüğümü şimdi göreceksiniz diyerek gözlerini kapatmış, sonra da ölmüştür. Bazen geceleri kabrinin üzerinde ışık parıldadığı söylenmektedir. Bu türbe, şifa arayan Müslümanlar dışında Katolikler ve Ortodokslar tarafından da ziyaret edilmektedir. Belgrad Üniversitesi'nden meslektaşım Darko Tanaskovic ile 1985 Eylülü'nde Yakova'yı ziyaretimiz sırasında bu duruma şahit olmuştuk.

Yakova II: Şeyh Salih Tekkesi

Şehrin ikinci tekkesi [yedi kabri, güzel bir türbesi vardır] Asım Vokşi Sokağı'nda 78 numaradadır. Hâlihazırdaki şeyhinin [Şeyh Salih] söylediklerine göre bu tekke 1844'e doğru inşa edilmiş, ama Şeyh Salih'in babası Şeyh Ali tarafından 1939'da elde edilen Üsküp Ulemâ Meclisi belgelerine göre 1862'de hizmete açılmıştır.

Tekkenin kurucusu Şeyh Hüseyin –daha önce de bahsettiğimiz üzere– bilinmeyen bir tarihte başka bir Şâzelî tekkesinden icazet almıştır. Bununla birlikte, başka bir rivayete göre de, tekkenin kuruluşu Şeyh Hüseyin'in ilim için gittiği Kahire'den dönüşünü müteakip gerçekleştiğidir. Şeyh Hüseyin, Şeyh Kuli'den hilafetini alıp Kahire’ye gittiyse ve orada Yakova’ya dönmeden önce Şâzeliyye'ye intisap ettiyse çok da uzağa gitmeye gerek yoktur. Şeyh Kuli'nin O'nu Kahire Şâzelîlerine "ilim tahsili" için göndermesi gayet doğru ve yerindedir.[29] Ne olursa olsun, Şeyh Hüseyin bu tekkenin başında 50 yıl boyunca durmuştur; ölüm tarihiyse bilinmemektedir.

Şeyh Hüseyin'in iki çocuğu vardır: Abdurrahman ve Mehmed. Abdurrahman, babasının ilk halefidir. Eski Yugoslavya döneminde [1919-1941 arasında] vefat etmesi dışında Şeyh Abdurrahman hakkında henüz hiçbir şey bilinmemektedir. Kardeşine gelince, hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz Derviş Mehmed "Derviş Meta" 1917'de ölmüştür. Üsküp Ulemâ Meclisi belgesine göre tekkenin sorumluluğunu üstlenmek maksadıyla Şeyh Abdurrrahman'ın yerine geçen Şeyh Ali; [Derviş Mehmed'in mahdumu] Yakova Şâzelîleri hakkında önemli bilgiler bırakmıştır. 1939 tarihli bu belgeden edinilen bilgiler bu yöndedir. Belge, Sırp-Hırvatça olup gramer ve imlâ hataları içermektedir:

Yakova Şâzelî Tekkesi, "Hadum" denilen "djemat"te bulunuyordu, ismi de "Baba Ali Tekkesi"'ydi [Baba Alijova tekija]. 1862'de [od pre 77 godine] kerpiçten ve kireçten yapılmıştı [od tvrdok materijala, ciglom i krečom].  Tekke Şâzeliyye Afifiyye [tarikatu Hafifeti Shahzelji] tarikatına  aitti.[30] Üç kısımdan oluşuyordu ve hiçbiri birbirine bağlı değildi [3 prostorija ima, nema –imovine–, pošto nema imovine ne upravi a iko] Şeyhin mahdumunun hizmetiyle ayakta duruyordu [od rada šehova sinove]. Tekkede on derviş vardı [10 murida ima], böylelikle faal olurdu [nije pasivna]. Düzenli olarak beş vakit namaz kılınır [osim džuma namaza redovno klanja 5 vakit namaza], cumalar eda edilirdi. Haftada iki kez zikir yapılırdı [ziker obavlja 2 puta nedeljno]. Tekkenin düzenli bir geliri yoktu [nema nikakvog budžeta]. Başında Derviş Mehmed'in mahdumu Şeyh Ali dururdu. Şeyh Ali, [1901'de] Şeyh Seyyid Muhammed Afifi Mısrî tarafından "hilafet"ini almıştı [Hiljafet primio od Šeh Seyid Muhamed Ahmedi Afifi iz Egipte u 1901 godine]. Ne devletten ne de hususî olarak para kabul ederdi. Rüşdiye Mektebi'ni [ruždija] bitirmiş, birkaç yıl boyunca da medrese tedrisatından geçmişti [svršio ruždiju i nekoliko godina učio je u medresu]. İcazeti de yoktu...

Şeyh Ali, 1951’de ölmüştür. Bu tekkenin şu anda başında bulunan Şeyh Salih [d. 1917] onun yerine geçmiştir. Tekkenin silsilesi şu şekilde gösterilebilir:



Burada bütün üyelerin aynı aileye ait olduğu bir silsile, evladiyet söz konusudur. Tekke hazîresinde bulunan yedi kabirden üçü meşâyihe, dördü dervişâna aittir. Derviş Mehmed dışında geriye kalan dervişlerin kim olduğunu bilmiyoruz.

Şeyh Salih, bölgedeki çoğu Arnavut gibi, orta boylu ve ince yapılıdır. Pek kibar, hatırşinas, ağırbaşlılık ve ihtiyatla perçinlenmiş nezakete, vakara sahiptir. Beşerî münasebetlerinde –muhatabı bilhassa Arnavutça bilmiyorsa–­ kelimelerini tane tane seçmektedir, Sırp-Hırvatçası neredeyse yoktur. Şâzeliyye'nin Yakova'da yok olmaya yüz tuttuğunu düşünmektedir. Şehirde yaşayan dervişânın sayısı on ikidir, onlar da pek yaşlıdır ve kendilerinin yerine tayin olacak bir genç de bulunmamaktadır. Boş kalan yere biri geçecek gibi görünmemektedir.  Âsitânesi Kahire'de bulunmakta ve Arapça bilmediğinden dolayı da [okuyor, ama anlayamıyor] Şâzeliyye'den uzak düşmüş gibi hissetmektedir. Haftada iki kez dervişleriyle zikir yapmaktadır, zikirleriyse kâh ayakta kâh oturularak musikisiz, ilâhî söylenmeden gerçekleşmektedir, Şeyh Salih'in ne sesi yeterlidir ne de kendisi ilâhî bilmektedir. Sadece, dervişânıyla birlikte bildikleri evrâdı okumaktadırlar.

Sonuç

Burada derleyip toplamaya çalıştığım kronolojik, birbirinden farklı ve çok da dayanaklı olmayan bilgiler ufuk açıcı tepkiler toplar mı ya da gelecekteki çalışmalara bir ışık tutar mı? Sanıyorum, evet. Üç "ana pencere" açarak durumu izah etmek isterim:

Coğrafî ve Tarihî Dağılım: Balkanlar'da belirtilen ilgili şehirlerde, İstanbul'da, Ankara'da [Vakıf arşivlerinde] ve Kahire Şâzelî Afîfî tekkelerinde yerine gidilerek yapılan derinlemesine araştırmalar ile bu alanda –gelecek yıllardaki– bilgilerimizi geliştirmek katiyetle mümkündür. Vilâyet salnâmeleri ve Balkan müslümanlarının yerel gazeteleri dikkatlice incelenerek kimi bütünleyici bilgilere ulaşılabilir. Burada sözünü ettiğimiz diğer metinler de konumuzla ilgili ilgi çekici detaylar içerebilir. Bu anlamda, takip edebileceğimiz birçok yol bulunmaktadır.

Dinî Boyut: Kendim, ne Yakova Şâzelîlerinin zikrine katılabilme fırsatına erişebilmiş ne de Şeyh Salih’e iyi sorular sorabilmiştim. Şâzeliyye'yle ilgilenenler, hâlâ vakit varken, gidip yerinde araştırma yapabilirler, çünkü ben kendim hangi yazar tarafından –Şâzelîler de dahil– böylesine özel ve hassas bir sahada, isterse şerh düşülmüş, kaydedilmiş bilgiler olsun, şüpheli yaklaşıyorum. Binaenaleyh, şunu da ifade etmek istiyorum ki  Şeyh Ali Tekkesi'nde [1939’a doğru] dinî yaşantı yoğundu; düzenli olarak beş vakit namaz kılınır, cumalara iştirak edilir, haftalık iki zikir yapılırdı.

Ekonomik, Sosyal ve Politik Veçheler: Bu bölgedeki Şâzelîlerin sayıca azlığı ve net bilgilerin eksikliği sorularımızı yanıtsız bırakmaktadır. Daha önce bahsetmiştik: Şeyh Ali Tekkesi’nin düzenli bir geliri bulunmamakta ve bir yerden de maddî destek sağlanmamaktadır. Tekke, şeyhin mahdumu tarafından idare edilmektedir. Maddî bir yardımda bulunabilecek müridânın sayısı fazla değildir. Balkan Şâzelîlerinin hastalıklara şifa dışında toplumda üstlendiği görevin az mı çok mu olduğunu; bu çevrenin entelektüel seviyesini –Şeyh Ali ve Şeyh Hüseyin’in eğitimleri ve Arapça, Türkçe bilmeleri dışında– bilmemekteyiz. Bölgedeki Şâzelîlerin politik yaşama dahil olup olmadıkları konusundaysa henüz bir bilgimiz bulunmamaktadır.

Son olarak; Şâzeliyye’nin Balkanlar’da –şartlar gereği– zayıf bir dağılımı olduğu ve bu topraklarda kök salamadığı açıktır; diğer tarikatların bölgedeki müslümanlar arasında üstlendiği vazifeyi  tam anlamıyla sırtlayamamıştır. Bu durumu böylesine indirgemeci bir bakışla incelemek haksızlık olur kanısındayım, ama bütün kitapları, risâleleri Arapça olan [tam bilmiyoruz, Türkçeye çeviriler olabilir[31], Arnavutçaysa belki bir nebze] Arabî bir tarikatın Türk ve Arnavut memleketlerinde bu derece kök salabildiğini ve bu geleneğin –en azından kimi yerlerde– iki yüzyıldan beri sürdüğünü görmek daha dikkat çekicidir diye de düşünmekteyim.

Derin Tarih'te 
Aralık 2016'da (Özel Sayı, 7) yayımlanmıştır.



[1] Bu iki şehrin iki dünya savaşı arasındaki bir dönemde Romanya Krallığı'nın bir parçası olduğunu hatırlatalım.
[2] Bkz. Balkan Dervişlerinin Dünü ve Bugünü, 1994, İstanbul, s. 241-257.  Les Éditions Isis. [Fr. Les Derviches Balkaniques hier et aujourd'hui]
[3] Şeyh Muhammed Zâfir Medenî aracılığıyla Türkiye'deki Şâzelîlerin [1876'dan itibaren, özellikle İstanbul'da] yerleşimi, Medenî'nin II. Abdülhamid çevresindeki rolü, Ebu'l-Hüdâ Sayyadî ile olan münasebetleri, Medenî'nin ölümünden sonra tarikatın başına geçecek isim için cereyan eden ani değişiklikler için Bkz. F. De Jong, 1984, "Madaniyya", El2 c. V. s. 952-953. Ayrıca, Bkz. B. Abu Manneh, 1979 & M. Le Gall, 1987, aynı yazar, 1989, s. 93-94.
[4] Jashar Rexhepagiqi, 1999. Burada, özellikle bizi ilgilendiren kısımlar, söz konusu Şâzelî tekkeleri hakkında on beş hatta yirmi yıl önce bizzat kendim edindiğim bilgilere nazaran daha kısadır. [s. 216-217]
[5] Balkanlar'daki Şâzelîler hakkında sarih olmayan bilgiler için, Bkz. S. M. Zwemer, 1927, s. 339. ; L. Massignon, "Tarika", El1; Aynı yazar, 1929, s. 309 ; F. Babinger, 1931, s. 35.
[6] İbrahim Peçevî, 1281-1283. [1864-1866] Bkz. c. I, s. 364.
[7] A. Matkovski, 1983, c. II, s. 280-281.
[8] Burada Matkovski tarafından belirtilen diğer kaynaklar ne Makedonya [L. Massignon, "Tarikat", İslam Ansiklopedisi, c. XII, s. 15. ; J. Von Hammer, 1835, c. I., s. 429 – c. VI. S. 280-281, c. XII, s. 105; Dz. Cehajic, 1980, s. 246-247] ne de Şâzelîler'e ilişkindir. [A. Matkovski, 1966, s. 146-152]
[9] Makedonya'daki Şâzelî varlığına dair görebildiğim tek bilgiye [Üsküp'teki Şâzelîlerin tek temsilcisinin şehrin müftüsü olması.] D. Gadzanov tarafından işaret edilmektedir. [Bkz. Gadzanov, 1925, s. 63] Şahsî bir intisabın olduğu görülmekte ve bölgede yerleşik bir tarikattan hiçbir şekilde bahsedilmemektedir. Bununla beraber, Üsküp Ulemâ Meclisi'ne ait tekke belgelerinde ve kayıtlarında bir tekkenin olduğu doğrudur, ama bu bilgi hatalı olabilir, zira hiçbir metinde bu tekkeye işaret edilmemektedir.
[10] D. S. Margoliouth, 1926, "Shâdhilîya" El1, c. IV. s. 256-259, s. 257.
[11] Bkz. C. van Arendonk, "Kahwa", El1 , yayımlanmamış makale., c. IV, 1974, s. 469-473. Ayrıca, Bkz. Éric Geoffroy, "La diffusion du café au Proche-orient arabe par l'intermédiare des soufis: mythe et réalité", Le commerce du café avant l'ère des plantations coloniales [Michel Tuchscherer gözetiminde], Kahire, 2001, IFAO, s. 7-15.
[12] H. J. Kissling, 1953, s. 276-280.
[13] G. Elezovic, 1938.
[14] F. De Jong, 1986, s. 305-306.
[15] Müstecib Ülküsal, 1966, s. 144.
[16] Ekrem Hakkı Ayverdi, 1982, s. 87.
[17] Bkz. Petar Mijatev, 1959, s. 23, 51; fotoğraflar için Bkz. XLI. Makale, Yaşar Yücel tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bkz. Belleten, L/96, Nisan 1986, s. 291-293. (s. 307) Bu tekkenin Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından da kısaca anlatıldığını belirtelim. Bkz. E. H. Ayverdi, 1986, s. 84.
[18] Tuna Gazetesi, sayı: 827, 18 Kasım 1873, s. 3. Osmanlıca Rusçuk Gazeteleri için, yayımlanmış makaleme bakılabilir. Bkz. "Le rôle de la ville de Rusçuk...", 2001, Amstblatt, vilayet gazetesi und unabhängiges Journal: Die Anfänge der Presse im Nuhen Osten, Frankfurt am Main, Berlin, vb. Peter Lang, s. 65-79.
[19] Bkz. Dikkat, Sofya, sayı: I/3, 21 Nisan 1883, s. 3 ; sayı: I/4, 5 Mayıs 1883, s. 2 ve 4.
[20] Bkz. Eşref Eşrefoğlu, 1972; ayrıca Bkz. Ömer Turan, 1998, s. 197-199.
[21] F. De Jong, 1986, s. 306: "Bölge sakinlerinin bilgilerine göre, 1970'lerde bir vakitte yıkılmıştır." Aynı bölümün devamındaysa, Jong bu tekkenin Medenîyye koluna bağlı olup olmadığının kritiğini yapmaktadır, ama öncesinde [5. ve 12. notlarda] Kuzeydoğu Bulgaristan Şâzelîlerinin belirtildiği 1911 ve 1912 tarihli D. G. Gadzanov'un az bilinen [kaynak gösterdiği] iki belgesine işaret etmektedir.
[22] Bu bölgedeki kişilerin isimleri, o dönemde Eski Yugoslovya'da kullanılan imlâya göre belirtilmiştir.
[23] Bkz. Makedonya Federal Halk Cumhuriyeti Arşivleri, Üsküp, 84-85.
[24] Bu kısım, Şeyh Salih ile görüşmelerim sırasında Ahmed Balata Efendi'nin tercümeleriyle alınmış notlara dayanmaktadır. 1999 tarihli Jashar Rexhepagiqi'nin kitabından bilgiler belirteceğim, ama bu iki tekke arasında kimi yerlerde çelişen bilgiler bulunduğundan ve de bu ikisi arasında muhakeme yapamadığımdan dolayı, burada, Nathalie Clayer [destekleri için müteşekkirim] tarafından iştiyakla tercüme edilen J. Rexhepagiqi'nin [1999, s. 216] kitabından bir bölüme atıf yapacağım: "...Bundan önce [burada Yakova'daki ikinci Şâzelî tekkesi söz konusudur] Kahire'de binbaşılık yapmış olan Şeyh Hüseyin Kuli tarafından kurulmuş ikinci bir Şâzelî tekkesi yer almaktadır. Şeyh Hüseyin, Rifâî ve Sa'di hilafetnâmesi olmasına rağmen Şâzelî tarikatına intisap etmiş ve Şeyh Salih'ten  Şâzelî hilafetnâmesi almıştır. Yakova'ya 55 yaşındayken gelmiş ve orada 60 yıl boyunca şeyhlik yaptığı Şâzelî tekkesini [Mulay Yusuf Mahallesi'nde] kurmuştur. Tekkenin kuruluşu, 18. Yüzyılın son on yılına rastlamaktadır. Tekke, Şeyh Hüseyin ölene dek atıl değildi. Günümüzde, Şeyh Hüseyin'in türbesi hâlâ ayaktadır, o yerde de başka bir tekke bulunmaktadır."
[25] Jashar Rexhepagiqi tarafından verilen tarihler ve yıllara göre, 1796 olabilir.
[26] Şeyh Salih'in ifadelerini belirtelim: a) Şâzelî cemaati, Yakova'da, her zaman sayıca azdı. b) Bu iki Şâzelî tekkesi dışında Yugoslavya sınırları içinde bulunan başka bir Şâzelî tekkesi yoktur. c) Sınırın öte tarafında, Arnavutluk dışında, Şâzeliyye'nin muhtemel varlığı bilinmemektedir.
[27] Gördüğümüz üzere [24. notta], Jashar Rexhepagiqi, Şeyh Hüseyin'in ölüm tarihi olarak 1856 yılını ileri sürmektedir, başka bir deyişle, Rexhepagiqi tarafından  ileri sürülen başka tarihlere göre, Şeyh Hüseyin 115 yıl yaşamıştır, bu da pek düşük bir ihtimaldir.
[28] Horasan'ın, yerli bir müslümanın tahayyülünde, fevkalâde dervişlerin ve sûfîlerin memleketi olarak yer aldığını Balkan Dervişleri üzerine farklı çalışmalarımda daha önce birçok defa dile getirmiştim.
[29] Bkz: Jashar Rexhepagiqi, 1999, s. 216-217: “Yakova'da, Asım Vokşi Sokağı'nda 78 numarada, saatçi Şeyh Salih Şehu'nun başında olduğu bir Şâzelî tekkesi bulunmaktadır. Tekke, 139 yaşındadır. Kurucusu Şeyh Cena'dır. Şâzelî tarikatının [Kosova'da yer alan] tek tekkesidir... [24. notta işaret edilen  Şeyh Kuli Tekkesi üzerine olan kısmını takiben]. Hâlihazırdaki Şâzelî tekkesi, Yakova'da Asım Vokşi sokağında yer almaktadır.  İlk şeyhinden [Şeyh Cena] sonra başa mahdumu Derviş Meta [Muhammed] geçmiştir. Şeyh Cena'nın diğer mahdumu Hacı Şeyh Dula'dır [Abdurrahman]. Şeyh Meta'dan sonra, mahdumu Şeyh Ali tekkeye tayin olmuştur. Şeyh Ali, Şeyh Salih'in babasıdır. [Şeyh Ali, Doğu dillerini bilirdi.] Günümüzdeyse, tekke, 77 yaşındaki mahdumu Şeyh Salih tarafından yönetilmektedir. [Yakova Şâzelî Tekkesi hakkındaki bilgiler, 29 Mayıs 1996'da Şeyh Salih aracılığıyla  tarafıma iletilmiştir.] Yakova Şâzelî Tekkesi Arifi koluna aittir. Tekkenin yanındaysa meşâyih ve dervişânın kabristanın bulunduğu  türbe yer almaktadır."
[30] Afifiyye kolu için, Bkz. F. De Jong, 1980, "al-Afîfî", El2 , sayı: 1-2, s. 44-45.
[31] Bu noktada, yayın yerinin şaşırtmaması gerektiğini hatırlatalım, örneğin Muhammed Hasan Zâfir El Medenî'nin eserinin üçüncü baskısı Türkçe değil, Arapçadır: Kitâb anwar al-qudsiyya fi tanziyya turuq al qawm al-‘aliyya al-mushtamil ‘alâ al-awrâd wa l ahzâb al-Shâdhiliyya, İstanbul, 1304/1886-1887.

4 Mart 2017

Werner Herzog — Jeder für sich und Gott gegen alle

Hören Sie denn nicht das entsetzliche Schreien ringsum,
das man gewöhnlich die Stille heißt?

Etrafındaki şu korkunç çığlığı duymuyor musun,
İnsanların sessizlik dediği çığlığı?

Jeder für sich und Gott gegen alle

1974 yılında Batı Almanya'dan çıkan ve Werner Herzog'un ellerinde değer bulan, az bilinen çok iyi filmlerden birisi: Jeder für sich und Gott gegen alle (Kaspar Hauser).

Korku ve Titreme: İbrâhim'den Öteye

Kaspar Hauser'in küçük hücresine şahitlik ederek başladığımız filmde, 17 yıl boyunca hücresinden dışarı çık(arıl)mamış bir insanın tahta at ve tekerlek ile yaptığı deneyselliğe yol alıyoruz ilk başta. Werner Herzog, bunu yaparken Kaspar Hauser'i oynayacak olan Bruno S.'nin yaşamından da aslında dramatize sahneler kullanıyor. Kaspar Hauser'i oynayan Alman oyuncu Bruno S. 3 yaşında ailesi tarafından terk ediliyor ve yıllarca çocuk bakım kurumları ve yetimhanelerde büyüyor. Baktığımızda Herzog'un kullandığı küçük nesneler yetişkenler için uygun değil ama zıtlığın dibinden gelinerek Kaspar'ın vakit geçirdiği nesneler bize ağır betimlemelerle geliyor.

Modern Toplumdan uzakta bir seyir vardır. Bu olurken, Kaspar ve kendisine yabancılaşmanın bizim ona nasıl değer atfettiğimizle ilgili bir husus ön plana çıkıyor. Herzog'un bizi ekinlerin dalgalanışına dikkat çekmesi bir yandan absürd bir yandan manalı gelmektedir. Kaspar için modern toplumdaki yabancılaşma neyse bizim kendimize yabancılaşmamız da o derece önemlidir ki Herzog bunu filmin sonunda verebilmektedir.

Kaspar'ın tepede ölüm vardı demesi ve ağır işleyen rüyalı replikleri bize bir evren veriyor. Orada uygarlaşma denilenin aslında ne kadar da salt bir yıkım olduğunu görebiliyoruz. Florian Fricke'nin muhteşem müzikleri bu evrenin daha da katlanılmaz yönüne işaret ediyor. Toplumun kendi içinde oluşturduğu o müthiş boşluk ve Kaspar'ın muhayyilesi ve anlamlandırma çabası insanın içinde bulunduğu acizliği de göndermede bulunuyor.

Kaspar: Zindanda hiçbir şey düşünmedim, ayrıca Tanrı'nın her şeyi yokluktan var etmiş olmasını hayal edemiyorum.
Rahip: Hayır Kaspar! İnancın olmak zorunda! Dini kurallar fani şüphelerden üstündür!
Kaspar: Bunu anlamak için okuma yazmayı daha iyi öğrenmeliyim.
Rahip: Hayır Kaspar! Dini makaleler daha önemli. Ayrıca konuşurken parmaklarını birbirine bastırmaktan vazgeç ve söylediğim duayı benden sonra tekrar et...

Batı toplumları logos merkezlidir. Dolayımlı bir süreç kendini gösterir sanat ve edebiyatta. Batılı modernistler bu dolayım ve dolayımsızlık arasında gidip gelirken nesnelerin hakikatine, onlardan mana arayışına sokulmuşlardır ki Herzog'un Kaspar Hauser ve çevresini dolayımsızlık ile anlatmaya çalışması bir alt skaladır. Batı uygarlığında Düşünsel ve sanatsal alanlarda kavramların oluşturulması Logos mefhumunun altını çizmekte ve bu baz alınarak ürünler ortaya konulmaktadır. Kiyarüstemi, Trier, Khemir, Majidi gibi dolayımsızlık ile meşgul olan yönetmenlere Jeder für sich und Gott gegen alle filmiyle Herzog'u da ekleyebilmemiz mümkündür. Batı dile bağlıyken; doğu varlığa, varlığın kendisine, hakikate bağlıdır.

Bugünden bağımsız bir sade dünya Kaspar Hauser ile vuku buluyor. Biz filmdeki atmosferi gayet inanılır görüyoruz. İnsan potansiyelinin uygarlık çatısı altında nelere kadir olduğuna tanıklık ediyoruz. Filmde hiçbir karakter ön plana çıkmıyor, kendi gerçeklikleriyle var ve Herzog film boyunca romantizmden de yararlanarak filmin havasına kendi artılarını sunuyor ve de nihayetinde izlenmeye değer bir yapıt ortaya çıkıyor.  Herzog, Kaspar Hauser ile farklı bir evren, farklı bir figür ve de farklı bir şiir görselliği kazandırıyor. Herzog'un perspektifinden farklı olarak, Uygarlığın parçası olan bireyler karşısında gizemli ve bir o kadar da septik bir algıya sahip oluyoruz zaman içerisinde. Bizi biz yapan değerler ortadan kalktıkça kendimizin parçası olan uygarlık algısını itiyor, onu azılı bir düşman olarak görebiliyoruz.

Jeder für sich und Gott gegen alle'de, saf insanın arzu toplumu karşısındaki mevzisinin, medeniyet debdebesinin ayakları altında çiğnenen bireyin, endüstrileştikçe kendinden uzaklaşan ve nihayetinde yabana dönüşen öznenin devlet fikriyatının tarumar olmuşluğu altında ele alındığı ve didaktizm yanılsamalarının şecereleri görülebilecektir.

Temmuz 2011


Benzer okumalar:

20 Şubat 2017

Werner Herzog — Aguirre, der Zorn Gottes

Sıradan bir 35 mm'lik kameraydı. Onu pek çok filmde kullandım, çalma olarak görmedim hiçbir zaman. Dürüst olmak gerekirse, benim için bir gereklilikti bu. Film çekmek istiyordum ve bir kameraya ihtiyacım vardı. Bu kamerayı bir şekilde almaya sahiptim, yetkim vardı. Eğer bir odada mahsur kalmışsanız ve havaya ihtiyacınız varsa, keski ve çekiç almalı ve duvara delik açmalısınız. Bu sizin en doğal hakkınızdır… 
Werner Herzog'un Aguirre, der Zorn Gottes filmini çekmek için Münih Film Okulu'ndan çaldığı kamera hakkındaki sözleri... (Harper's Magazine, Aralık 2006)


İnsan yaşadığı evrende maddiyatının ve maneviyatının paralelinde büyüyen istekleriyle hareket eder. Bu arzularının esiri olmamak için eyleme geçer ve kendi fıtratının el verdiği ölçüde tramplenlerde yükselmeye başlar. Zıpladıkça daha da yukarı çıkacağını düşünür, bir süre sonra kendi omuzlarına basarak yükselir ve sonunda yükselmeyi alçakgönüllülükte bulur. Mâmâfih, başkalarının omuzlarına basarak yükselmeye çalışanlar, yükseldikleri sanrısıyla baş başa kalır. Burada iyi ve kötü kavramlarının insan ve çevresiyle ne derece değerlik kazandığı ortaya çıkar. 

İnsan insan ile mümkündür. Evrende insanlık, siyah ve beyaz, savaş ve barış, iyi ve kötü gibi birbirinin antonimi bulunan kavramları yaşamakta ve bunun sonuçlarını kendine almaktadır. İnsanın içinde bitmek tükenmek bilmeyen tüketme arzusu, kendi siyahlığının dibini bulmasına sebebiyet vermektedir. Aristoteles şöyle der: Arzu öyle bir şeydir ki hiç doymak bilmez. Birçok insanın hayatı, arzularını doyurma yollarını aramakla geçer. Bu arayış hep devam eder ve ulaştığı noktadan geriye baktığında arada bir mesafe olduğunu görecektir. İlkçağ'daki toplayıcı kültürden sonra Ortaçağ'a gelindiğinde bu kültür yerini tüketici bir kültüre bırakmıştır. Bu husus, insanın hangi eşiklerden geçtiğini ve süreç içerisinde kendi arzularının ne derece basamak atladığını bizlere sunar. Arzu, tüketmeye yatkındır. Werner Herzog'un Aguirre, Tanrının Gazabı filminde bizlere sunduğu bu biraz da. İnsanın maddiyatında gelişen kıstasların insana neler yaptırabileceği başka bir ayrıntı. Ellerinde İncillerle kıtaları dolaşanlar ve bu insanların kendileri gibi olmayanlara ne derece selamet götürdüğü günümüzde net bir şekilde gözükmektedir.

Herzog'un kamerasından bu amaca giderken İspanyol kaşiflerin çektiği çileler ve başlarına gelen olayları görmekteyizdir. Amaç; El Dorado Altın Kentini bulmak ve bölgeyi kontrol altına almak. Herzog'a 5 filmde eşlik eden Nastassja Kinski'nin babası olan Klaus Kinski gibi Alman Sineması'nın dünyaya sunduğu önemli bir ismi görürüz. Herzog bu filmde Kinski'ye Aguirre rolünü verecek ve çekimler sırasında oldukça tartışmalar yaşayacaktır. Filmin çekilmesinden itibaren Kinski, Aguirre rolünü vahşi ve acımasız olarak oynamak isterken buna Herzog her defasında karşı çıkmıştır. Herzog'un istediği biraz daha sessiz ve bakışlarıyla tehditler savuran bir adamdır. Hatta Herzog, Klaus Kinski'den istediği performansı alması için sürekli kendisini kışkırtmış ve her çekimde buna bir adım daha yaklaşmıştır. Set ekibinin sayısının azlığı ve Herzog – Kinski arasındaki diyaloglarla film çekimleri de yıllardır konuşulur olmuştur. Klaus Kinski bir çekimden önce set ekibinin ses yaptığı gerekçesiyle kulübeye 3 el ateş etmiş ve bu mermilerden biri setten birinin parmağını yaralamıştır. Tüm bunlar dışında, yönetmen Herzog ve Kinski arasında da silah çekildiğini de söylememiz gerekir kanaatindeyim. Bunlar bize Aguirre der Zorn Gottes'in delilik, yanılsama üzerine güçlü bir film olduğunu göstermektedir. Bunu filmde geçen şu meşhur replikle verelim: 


Okello: Bu orman değil, bu gemi değil... 
(Kendisine ok isabet eder…) 
Okello: Bu ok değil... Oklardan korktuğumuz için onları hayal ediyoruz sadece.


Bütün yükün Klaus Kinski'ye binmesinin aslında özel bir sebebi yoktur. Aguirre rolünü iyi oynamıştır, hatta o bakışlarıyla Nazi Almanyası'na da atıflar da bulunmuştur. Aguirre'in söylemleri, dikta zihniyeti ve de cesareti bize saf Alman Irkını hatırlatmaktadır. Aguirre, Tanrının Gazabı filminin İspanyol kaşiflerin yanında rehberlik eden rahibin anılarından oluşmadığını, sadece hikâyeye inandırıcılık katsın diye öyle bir yola başvurulduğunu Herzog açıklamıştır. Minimalist hikâyesiyle ve çok az diyaloglarıyla ilgiyi hak eden bir delilik ve yanılsama filmi Aguirre der Zorn Gottes. 

Ben büyük bir vatan hainiyim. Bir başkası olmamalı. Bu görevi terk etmek isteyen ya da buradan kaçmaya çalışan, 198 parçaya bölünecek ve bu parçalar duvarı boyama kıvamına gelene dek ezilecektir. Her kim ki kendi payına düşenden bir damla su fazla içer, bir tane mısır fazla alırsa, 155 yıl mahkum edilecek!  Ben, Aguirre! Kuşların ağaçtan düşmesini istediğimde kuşlar düşecek! Ben Tanrının Gazabıyım ! Ayak bastığım yer beni görecek ve titreyecek! Ama her kim ki beni ve nehri takip edecek olursa, sayısız hazinelerin sahibi olacak! Ama kim ister ki ?!  
Don Lope de Aguirre
Mayıs 2011

Benzer okumalar:

Bkz. Werner Herzog, Kaspar Hauser 

18 Şubat 2017

Krzysztof Kieslowski — Dekalog

—Dekalog 5, Piec 

Öldürmeyeceksin.

Kieslowski'nin Dekalog serisinden bir film.

Çekildiği dönemde bir kesim tarafından oldukça beğenilirken, bir kesim tarafından da eleştirilmiştir. On emir üzerinden giden bu filmde "Öldürmeyeceksin" teması işlenmekte ve Tanrı'nın insanın kendi hayatında biri ya da birileri tarafından yaşam hakkına dokunulmayacağını bildirmesi vurgulanmaktadır.

Öldürme Üzerine Kısa Bir Film'indeki ana karakterimiz Jacek Lazar'dır. Toplumdan kendini soyutlamış, sıradan bir insanın yapmayacağı davranışları sergileyen bir karakter. Varşova sokaklarından yürürken birisi dövülür, tepki göstermez. Tuvalete gittiği sırada kendisine bakan adama vurur, köprü üzerindeyken aşağıya bir taş atıp sebepsiz yere trafik karmaşasına sebebiyet verir. Aslında bu tip davranışlarla karakterin film boyunca bize neler sunacağı ve filmin kapalı ilerleyeceği imgesi verilir. Film bu şekilde sahnelerarası geçişe hazırlanmışken karşımıza Piotr çıkar. Kendisi yeni avukat olmuştur ve kendine güveni için ilgili davada duruşunu koymaya çalışmaktadır. Hayata dair umutludur Piotr. Öyledir ki küçük motosikletiyle trafikte avukat olduğunu tanımadığı insanlara haykırır.

Filmin başında kediyi asan çocuklar koşup giderken taksi şoförü Waldemar Rekowski çıkar karşımıza. Rekowski'nin hareketleri karşısında onun ne kadar antipatik, sevilmesi zor, bağ kurulamayan bir insan modeli olduğunu kavrar izleyici. Burada inceden bir katarsis duygusu yerleştirilmiştir. Jacek'in cinayetten önce bir kafeye gitmesi, Piotr'un sevgilisi ile orada bulunması da tesadüften öteye geçmemektedir. Ama, bu tesadüf, finale yakın bir vicdan azabına dönüşecektir. Zira Jacek'in avukatlığını yapacak olan kişi Piotr olacaktır.

Yeşil filtrelenmiş bu filmde, sahnelerin ne kadar basık renklerle donatıldığı ve Kieslowski'nin izleyiciyi filmin başından sonuna dek bir etkileme meditasyonuna soktuğu aşikardır. Çok eleştirilen ve konuşulan sahneyi malumdur, Öldürme sahnesi. Burada Jacek'in amatörlüğü aslında bu sahnenin ne kadar soğuk duş etki oluşturacağı mesajını verir. Maktul olacak kişi Rekowski'ye kimse acımaz bu sahnede. Kieslowski, Rekowski'yi izleyiciye figüre ederken bilinçaltından bu cinayetin aslında bir katarsis ile ışığa vurulduğunu anlatır, Jacek'in taşı alıp Rekowski'nin yüzüne çarpması karşısında yüzümüzün ne kadar hâl değiştireceğini bildiği için burada bizimle dalga geçer ve Rekowski'nin ölümüne üzülmeyeceğimizi kendi felsefesiyle bize dayatır. Bizim etrafımızı saran Jacek ve Rekowski'nin ölümle uğraşmaları değil, ölümün soğuk yüzüdür. Ölüm korkusudur bize kalan.

Piotr davayı kaybedince, Jacek de kaybeder bu hayatı. Burada bir indirekt bir senkronizasyon kurulmuştur. Piotr, Jacek'e pencereden seslendiği sahnede Jacek sebepsizce ağlar ve son görüşmelerinde Jacek, cinayetin sebebini anlatır. Öldürme sahnesi kadar da İdam sahnesi de çok tartışılır ve konuşulur. Jacek'in ne kadar da korkak birini olduğunu ve cinayetten sonra dinlediği radyoyu neden fırlattığını burada daha net anlarız. Jacek, idam için kendini hazırlamıştır aslında. Burada izleyici idamın doğru olup olmadığını değil Jacek'in idamına yoğunlaşır. İzleyiciye bir korku halkasıdır son soğuk nefesi Jacek'in.

Modern toplum eleştirisini, sistem eleştirisini, Tanrı'nın emirlerini ve insan fıtratının hayatın kendi doğallığında yol alırkenki karşılaştığı çatışmaları salt kendi diliyle verebilen bir başyapıt.

—Dekalog 7, Siedem

Çalmayacaksın.



Bir adam öküz ya da davar çalıp boğazlar ya da satarsa, bir öküze karşılık beş öküz, bir koyuna karşılık dört koyun ödeyecektir. Bir hırsız bir eve girerken yakalanıp öldürülürse, öldüren kişi suçlu sayılmaz.

Ancak olay güneş doğduktan sonra olmuşsa, kan dökmekten sorumlu sayılır. Hırsız çaldığının karşılığını kesinlikle ödemelidir. Hiçbir şeyi yoksa, hırsızlık yaptığı için köle olarak satılacaktır. Çaldığı mal - öküz, eşek ya da koyun - sağ olarak elinde yakalanırsa, iki katını ödeyecektir.

Tarlada ya da bağda hayvanlarını otlatan bir adam, hayvanlarının başkasının tarlasında otlamasına izin verirse, zararı kendi tarlasının ya da bağının en iyi ürünleriyle ödeyecektir.

Birinin yaktığı ateş dikenlere sıçrar, ekin demetleri, tarladaki ekin ya da tarla yanarsa, yangın çıkaran kişi zararı ödeyecektir. Biri komşusuna saklasın diye parasını ya da eşyasını emanet eder ve bunlar komşusunun evinden çalınırsa, hırsız yakalandığında iki katını ödemelidir. Ama hırsız yakalanmazsa, komşusunun eşyasına el uzatıp uzatmadığının anlaşılması için ev sahibi yargıç huzuruna çıkmalıdır. Emanete ihanet edilen konularda, öküz, eşek, koyun, giysi, herhangi bir kayıp eşya için "bu benimdir" diyen her iki taraf sorunu yargıcın huzuruna getirmelidir. Yargıcın suçlu bulduğu kişi komşusuna iki kat ödeyecektir.

 
Mısır'dan Çıkış, 22: 1-9

Kieslowski'nin Dekalog Serisinin 7. Filmi. On emir’deki "Çalmayacaksın" temalı bu orta metrajlı filmde karakterlerimiz Ewa, Majka, Stefan, Wojtek ve Ania'dır. 

Majka, filmdeki kilit karakter. Üniversite okuyan genç bir bayan, 16 yaşındayken evlilik dışı bir kız çocuğu olmuş. Adı, Ania. 6 yaşında. Majka'nın annesi Ewa, Ania'ya çok bağlıdır, onu kızı gibi büyütmüştür. Ania'nın gördüğü kabuslardan sonra onu rahatlatan, sakinleştirebilen tek kişi Ewa. Ewa ile kızı Majka'nın arası oldukça sıkıntılıdır. Majka, henüz kişilik sorunları olan birisi, karakteri tam oturmamış, özgüven eksikliği yaşamaktadır. Ders notları, kitaplarının dağınıklığından yaşamının dağınık olduğu ilk bakışta belli olmaktadır. Filmdeki iki baskın karakter Ewa ve Majka olup Stefan ve Wojtek rolleri pasifleştirilmiştir.

Majka, Üniversitede son döneminde Ania'yı da alıp Kanada'ya gitmek ister ama Pasaport alabilmesi için Ewa'nın imzası gerekmektedir. Ewa, kendi öz kızına vereceği sevgiyi yıllarca Ania'ya vermiştir. Otoriter bir sistem altında Majka protest bir tavır izlemeye koyulur. Bundan sonraysa Kieslowski'nin şimşekleri çakmaya başlar, ağırdan, yavaş yavaş. Anne ile genç kızın soğuk savaşı başlar. Majka'nın Ania'ya kendine "Anne" dedirtme çabası nafile kalacaktır. Ania, hiçbir zaman anne diyemeyecek kendisine. Majka, kendi çaresizliğiyle yoğrulacaktır. Sevgiye, ilgiye muhtaç olan aslında 6 yaşındaki Ania değil, 22 yaşındaki genç kız Majka'dır. Telefon kulübesindeki diyaloglar, aile içindeki kopuk bağı, Majka'nın elinden alınmış çocukluğu gösterir. Ania'da kendini görmek ister Majka. Hayatı boyunca bir şeylerin eksikliğini yaşamıştır çünkü.

Ewa'nın otoriter, gayet sevecen yapılı birisi olmasına rağmen Majka'nın bunun tam zıttında bir karakter olduğunu söylememiz gerekir. Kieslowski, keskin ve net ayrımları öylesine güçlü yapar ki bu, filmin zihinlerimizdeki yansımasının daha saydam bir imajinatif hâl alabilmesi içindir. Zihinlere bir soru biniyor film ilerlerken. Bir sorudan ziyade kendi gerçekliğimizi sorgulamamız adına muhtelif göstergeler sunuluyor. Kendi hakikatimiz sandığımızın aslında ne derece bir düşünce yanılgısı olduğunu da görebiliyoruz. "Çalmayacaksın" emri ile Kieslowski'nin düşünce korelasyonu ve de izleyicinin gözünden bu emrin filmin geneline yayılışı hassas bir ince ip üzerinde durmaktadır.

Stefan – Ewa ve Wojtek – Majka arasındaki diyaloglar ile olayların evveliyatı gün yüzüne çıkar. Hikâyenin temelinde yatan Majka'nın annelik hasreti arayışı, kaçışı kendi sevgisini kucaklamak için. Ania belki onu sevecek tek insandı ama istediği gibi olmayacak Majka'nın. Kieslowski kendi gerçekliğimiz, sahiplendiklerimiz, sahip olduklarımız, sahip olduğunu sandıklarımız üzerine düşünmemenin hırsızlık olduğunu çarpıyor yüzlerimize. Çalmak, nesnel anlamda gerçekleşen bir fiil değil sadece. "Çalmayacaksın" sözünün ötelerine gitmek lazım. Nesnelerin gerçekliğinin soyut hâlini irdelemek gerekir. Bizim sanrılarımızın, manevi boyutun eylemlerimizle hangi noktada kesişip kesişmediğini çözümlemek, görünmeyeni görebilmekle mümkündür.

Kieslowski'nin Dekalog, Siedem ile zihinlere fırtınalar estirdiği oldukça net. Kendisi, kenara çekilip, ortalama 55 dakikaya bütün görsel sanatını kullanarak derin ufuklara gitmemize olanak sağlıyor. Dekalog, Siedem insanın kendi sorgulamalarında, gerçekte var olanın ne derece hakikat düzleminde yer alıp almadığını, bizim kendi düşünce çemberimizin iç dünyamızda hangi dehlizlere yol aldığını, karanlığın içinden ardı arkası gelmeyen tren yolu gibi soğuk ama bir o kadar da kuvvetli manalar yüklediğini görebilmemiz olasıdır. İşbu olasılık üzerinden kesinliğe gidişin derin çizgileri yatıyor filmde.

—Dekalog 8, Osiem

Yalan yere şahitlik yapmayacaksın.


Yalan haber taşımayacaksınız. Haksız yere tanıklık ederek kötü kişiye yan çıkmayacaksınız. Kötülük yapan kalabalığı izlemeyeceksiniz. Bir davada çoğunluktan yana konuşarak adaleti saptırmayacaksınız.

Mısır'dan Çıkış – 23: 1-2 

Kieslowski'nin Dekalog serisinin 8. filmi. Dekalog, Osiem. Varşova Üniversitesi'nde Etik Profesörü Zofia ve ABD'den Polonya'ya gelmiş, 40'larında bir kadın olan Elzbieta ana karakterlerimizdir. Gettoya küçük bir kızın, bir koruyucu ile bir apartmana sığınma için yürüyüşüyle başlar film. Soğuk, arkalarından gelecek olansa: yalan ve şahitliktir.

Etik üzerine tartışmalar yapılırken amfide, bir öğrenci söz alır. Bu genç kızın konuşması, Kieslowski'nin serinin ikinci filmi olan Dekalog, Dwa'ya ince bir nişandır. Profesör ve öğrenciler arasında diyalog ilerlerken Kieslowski, ısrarla bize o öğrencilerin arasında bir kadını gösterir: Elzbieta. Elzbieta'nın Polonya'ya gelişinde çok derin sebepler vardır. Elzbieta'nın anlatacakları vardır. Profesör Zofia ve öğrenciler sessizce dinlemeye başlar. Elzbieta'nın anlattıkları soğuk ve karanlıktır. Yüzleşme yaklaşıyor, sökük geliyor. Karanlık bastırıyor, nefes hızlanıyor. Anlatılan Elzbieta'nın kendi hikâyesidir. (De te fabula narratur)

Elzbieta Polonya Yahudilerindendir. 6 yaşındayken Katolik bir ailenin yanına bir korucu aracılığıyla gider. Küçük Elzbieta'nın savaşı, dinlerarası çatışmaya dönecektir. Genç aile, küçük kızın Katolik olmasını ister. Daha doğrusu Elzbieta’nın Gestapo kökenli olduğunu düşünmektedirler. Zira, muhbirlerden gizlenmektedir bu Katolik aile. Gestapo'nun kendi sistemlerini bozmasını istememektedir. Karanlık çökmek üzere, gölgeler artık genç Katolik çiftin etrafında. Küçük Yahudi kız Elzbieta ve Katolik genç evli çift. Başını öne eğiyor Elzbieta her defasında o soğuk geçmişi anlatırken. Zofia'nın bakışları yere kayar Kieslowski antonimleri sever: Tanrı yardım etmeyi emreder, yalan yere şahitlik yapmayı yasaklar. Elzbieta'nın durumu bu hassas çizgi arasında sıkışıp kalır. Genç Katolik çift, Elzbieta'yı kendi evlerine almaları durumunda yalan yere şahitlik yapacaklarını düşünürler: Araf. Polonya sokaklarında ölümle yüzleşmeye terk edilir Elzbieta.

Zofia, bir hayat kurtarmanın olağanüstü olduğunu hatırlatır bize (genç kızın Dekalog 2'ye atıf konuşması ile ilişkilendirerek) ama 40 yıl önce böyle yapmamıştır. 40 yıl sonra Elzbieta ile Zofia tekrar karşı karşıyadır. O küçük kıza yardım etmemiştir Zofia. Buradaki yanlış etiğin üzerine yıllarca durmuştur Elzbieta. Ölmemiş, hayata bir şekilde tutunmuş, hatta Zofia'nın kitaplarını Lehçeden İngilizceye çevirmiştir. Yüzleşme gerçekleşmek üzeredir. Şahitlik ortada. Başka hangi şey küçük bir kızın hayatını kurtarmaktan daha değerli olabilir? Buradan başka eşiklere gitmemiz de mümkün; Offret:

"Kendine bir bak... Ünlü bir gazetecisin. Hem tiyatro hem de edebiyat eleştirmeni. Bir yandan da üniversitedeki öğrencilere estetik üzerine dersler veriyorsun. Ve makaleler… Makale de yazıyorsun. Ama yüzün öyle karanlık ki !"

Zayıf olan Zofia ve karakteri. Gençliğinden bu yana keskin duruşu ve tutucu Katolik hâlinin izleri yavaş yavaş sönmüştür. Kieslowski'nin Elzbieta'sı ve Zofia'sı arasında koca bir fark bulunur. Etkileyici hareket Dekalog'un diğerlerine nazaran biraz daha hafif, saydam. Bir yüze baktığınızda yaşanmışlığı görebilmemiz mümkündür, hatta bazen konuşmaya gerek yoktur. Elzbieta'nın boşluğu, Zofia'nınkiyle eşit değil. Etik ve yanıltılan normlar üzerine Dekalog, Osiem duyguyu ivmeleyen ama arafta bırakan bir yapım özelliğine dönüşüyor. Kieslowski’nin vurguladığı, Polonya’nın o karanlık gettolarında kalan küçük bir kalp. Kimse dokunmaya tenezzül etmiyor.

Kieslowski, yaşamın gelgitleri arasındakileri gün yüzüne çıkarıyor. Doğru sandığımız gerçekliğin ya da kendi baremlerimizce etik ve bunun üzerine geliştirdiğimiz değerler ile kulvarların farkını kavrama şansına eriyoruz böylelikle. Ötekiyle kendi değerlerimiz kimi zaman örtüşmeyebilir ama mutlak olan tek bir olgudur: Hakikat. Birdir ve değişmez, değiştirilemez. Yama yapılan, içi boşaltılan, içi boşaltılan gerçekliklerin değeri nötrleşecek ve kendi kuyusunda zulmete karışacaktır. Dekalog, Osiem tek başına bir çizgi, bir düzlem, hakikatin sorgulanmasında bahçelere kendi çiçek tohumlarını atan bir yapım.

Dekalog, Osiem soğuk gettoların gerçek yüzünü göstermeye yetiyor. Kieslowski, susuyor. Zofia, Elzbieta ve daha fazlasıyla şahitliğe, yalanın diğerlerine, ötekilerine ulaşıyor. Savunduğumuzun, savunulmayandan daha zayıf ve yanlış bir gerçeklik olarak gördüğümüzde susmamız gerekir. Incendies'den Neval diyordu: Bazen, gerçekler karşısında insanın susması gerekir. Yalanın, söz tutmayanın, yalan yere şahitlik edenin  yeri olmaz, mezar taşı da. Taşa yazılacak olan adın altında, vicdanımıza hapsolacak olan o gerçeklik bizi aydınlık – karanlık ikileminde bir ayrıma sokacak. Doğruysak, doğru kalacağız. Yanlışsak, o zaman geri dönüşü olmayan bu boyutta kendi çürümüş gerçekliğimizin yansımalarını teker teker kalbimize işlendiğini göreceğiz. İnsan çamurdan yaratıldı, üzerine rahmet yağdığında feraha kavuşur, gazap indiğindeyse zulmete.

Nisan 2011, Ocak 2012.

20 Ocak 2017

Ingmar Bergman — Fanny och Alexander

Fanny och Alexander, 1982 yılı yapımı Ingmar Bergman'ın son ve renkli filmi, bir aile destanı. Yüzyılın başında Uppsala'da soylu bir ailenin yaşadıkları Fanny och Alexander'ın gözünden aktarılıyor ve anlatı bu çerçevede şekillendiriliyor. Filmin dili, İsveççe.

Fanny och Alexander (Fanny and Alexander - Fanny ve Alexander) biçim ve kök olarak Bergman'ın dönüş filmlerinden biridir. Bu yapımdan sonra sinemacılığa veda eden Bergman'ın bu filmindeki canlılık, neşe, dramın öncüsünü biz 1975 yılı yapımı Trollflöjten (Sihirli Flüt)'de görürüz. Sinema dilinin Bergman'da bir keyifsel işleve döndüğü nettir. Keder ve kasvetli üçlemesi diye adlandırdığımız, hepsi siyah beyaz olan Sasom i en spegel (Aynanın İçinden, 1961), Nattvardsgasterna (Kış Işığı, 1963) ve Tystnaden (Sessizlik, 1963) yapımlarından farklı olarak Fanny och Alexander'daki seyrin az varoluşsal çok (yeni) gerçekçilik/gerçeküstücülük izleri taşıdığını da eklememiz mümkündür.

Filmlerinde hiçbir zaman kendini ciddiye almayan Bergman, varoluşsal ve Tanrı'sız bir evren üzerinden hayallerini, amaçlarını, din alegorisini Fanny ve Alexander'da da yapar. Bergman'ın İskandinav estetiğini de serpiştererek filmlerinde sade güzelliği kullanması (daha canlı renkler, minimalist sahneler, ironi) yapımlarını cazibeli hâle getirmek içindir. Dünya Sineması'nda Bergman'ın yalnızlığı başka bir tabirle Tarkovsky kadar değer görmemesi salt Bergman'ın kendi disiplininden sıyrılmamasından dolayıdır. Bergman, ironi yapar, varoluşsal taşlar, hicvi kuvvetlidir; Tarkovsky'vâri duruştan ve çizgisinden uzaktır. Hakikati bilir belki, ama buna pek de adım atmaz, Jean-Paul Sartre gibi.

"Kuzey Hüznü Satıcısı" diye addedilen Bergman kuzeyi, Avrupa'yı, dünyayı kendi felsefi tabanıyla yoğrur, yontar, Modern Çağ'a İsveç’ten seslenir. Evet, Bergman bugün kendini Dünya’ya kanıtlamış bir isimdir. Bu reddedilemez. Bergman'ın sineması çok çeşitli ve renkli olup, biraz İskandinav soğuğu barındırır. Fanny ve Alexander'ında aile-toplum-din üzerinden eleştirilerini getirir. Neşenin, sevincin yanına hüznü ve dramı katar. Kaç dakika sürerse sürsün bunu yapmayı başarır, çok güzel harmanlar ve biz Bergman'ı sırf bunu yaptığı için sevebilir ve filmleri üzerine düşünebiliriz. Bergman eğer kendini biraz ciddiye alsaydı, daha derinden gelen filmlerini görebilirdik. Zira kendisini "bir illüzyonist...bir şarlatan" olarak niteler Bergman. Dıştan çok, derine inmeye, zihnin yoklamalarını aramaya koyulmayı amaçlar.

Bergman'ın Fanny ve Alexander’ı başarılı ve kendi içinde amacına ulaşmış yapımlardan birisidir. Sıcaklık, cömertlik, içtenlik gibi müspet kavram işleyişiyle ve anlam üzerine yoğunlaşmasıyla Bergman, Fanny ve Alexander’ı bir bakıma dış dünyadan çekip zamandan soyutlanmayı gerçekleştirir. Kişisel hırs, arzu, kalp döngüsü çerçevesinde olayların gidişatına yön verir. Birlikteliği, aile kavramını, insanın hayatında karşılaştığı hüznü ve yıkımları neşenin ardına saklar. Alexander'ın Fanny'e göre daha dominant bir karakter olmasını Fanny'nin ketumluğunun ardındaki gizeme bağlamak yerinde olacaktır. İnsan, yeri geldiğinde gerçekler karşısında susmalıdır. Ölüm ve hayatın sürekliliği birbirinden koparılamaz. Bir çocuğun kalbine yaslanan hüzün onun diline mühür vurur. Erdem için sonradan Üvey Babası olacak Psikopos'a olan savaşı Alexander'ı girdaba sokar. İsmail ile farklı boyutta birbirlerine akan iki kişi. Ve bir kin, öfke. Ölümü görmek, ölümü bilmek sorusu bir çocuğun zihninde çınlar.

Üvey Babası Psikopos olan Alexander'ın kibirliliği ve inatçılığı bir yön; babasının ona karşı direnişi ikinci bir yön. Burada iki gerçeğin savaşı var. Biri iyi, biri kötü. Psikopos'un Alexander'ın İncil'e elini koyarak yalan söylemesinin ardından bu yalanı itiraf etmesine karşılık, oğlu Alexander'ı 3 çeşit ceza şekli sunması ve Alexander'ın en ağır olanı (bedene 10 kez halı sopasıyla vurulması) seçmesi onun düşüncelerindeki sertliği ve daimiliği gösterir. Psikopos ile Alexander sürecinden sonraki İsmail Retzinsky ile Alexander’ın düşünce korelasyonu bizleri "Tanrım! Tanrım! neden beni terk ettin?"e götürür. Psikopos'un rüyasında minberde diz çöküp haykırışı ve peşine gelecek olan gerçekliği, koruyucu melek ve kaçış ile pekişmesi kalbin bir kaçışı, sevginin öfkeye, kine dönüşünün yansımasıdır.

Bergman'ın düşük oda müzikleri kullanışı, saydam görüntüler, canlılık, zıtlıkları yerli yerinde kullanışı Fanny och Alexander'ı öncülsüz kılmaya yetmektedir. Her şeyin mümkün ve olası düşüncesi üzerine ağlarını gerer Bergman. Zaman ve mekanı bir bakıma yok sayar. Fanny och Alexander'ın  gidişatını kontrol eder, soyutlama yapar. Alexander'ın din ve ahlaki konuşmalara karşı duruşuyla izleyicisine mesajlarını verir. Derinlik mahzenine girer ve oralarda dolanıp durur. Fanny och Alexander'da bütünün içinde bir noktayla uğraşıldığı ve de masumiyet-vicdan-kalp-dünya çerçevesinde gelgitlere girildiği görülür. Bergman'ın 60 kuşağındaki zirvesi artık biraz da kapanışa doğru gider. Bunun sinyalleri vardır filmin genelinde. Keskin dönüş ve başarı çıtası vardır ama bu 60 kuşağındaki gibi asla değildir. Artık çoğu kimse Bergman'ın böylesine bir zirveyi koşuşturacağını pek düşünmüyor. Etkileyicilik, şok ve algı üzerine yönelimin zaman içinde farklı bir sirkülasyona dahil olması Bergman'ı bir duruluğa sürüklese de Bergman kadar ulusal sinemaya da yönelen, hakim pek isim çıkmamıştır.  Kişisel, kendi içerisinde tutarlı, güçlü ve potansiyelli bir tabanı olan böylesine yapıtlar bırakmak, bireysel diyebileceğimiz zihin meşguliyetleri onun bir ardılı olmadığının altını çizmektedir.

Gerçekliğin naif mekânında hayaller şekilleniyor yeni yeni motiflerle.


Aralık 2011

Benzer okumalar:

2011–2017 idea, schola, zâhir âlem